24 Ağustos 2011 Çarşamba

2. Bölüm: Merhaba Robin, bayağı olmuştu görüşmeyeli..

C.N Blue-I am a Loner


Yavaş adımlarla çıktı okulun kapısından Byeol, eksik evraklarını getirmek zorunda olmasaydı asla gelmezdi bugün okula.  Gece hiç uyuyamamıştı, banyo yapmak istemiş ama kendisinden önce banyoya giren kız saatlerce çıkamadığı için ondan da olmuştu. Uykusuzdu, yorgundu ve kirliydi kısacası.


"Herkes bana mı bakıyor sanki?" diye söylendi içinden. Okulunun ilk günlerinde hiç de iyi bir intiba bırakmıyordu insanların üzerinde, bunun farkındaydı ama bu konuyu düşünecek kadar normal bir öğrenci değildi bu aralar maalesef. Aklı fikri dündeydi, o 10 dakikayı beyninden silebilseydi keşke, karşısındaki o yabancı adamın gözlerini unutabilseydi, sözlerini hatırlamasaydı.. Derin bir "offf" çekerek başını yerden kaldırdı ve o anda okulun bahçe kapısından içeri giren çocuk aklını bir an olsun dağıtıvermeyi başardı.

"Uff" dedi Byeol içinden. "Çocuğa bak ya, neler cevherler var bu okulda böyle!"

Min Hyung ise şimşek gibi geçti kızın yanından, kimseye bakacak halde değildi, aklı karma karışıktı, dönüp kızın peşinden mi koşmalıydı yoksa bu haldeyken onu yalnız bırakması daha mı iyi olacaktı? Saatine baktı ve koşarak okuldan içeri girdi:

"Akşam kafeye gidip konuşurum onunla" dedi sonra içinden. "Sakinleşsin şimdilik.."

Byeol bu çocuğun sıradan bir öğrenci olmadığını fark etti hemen, yanlarından geçtiği anda üçlü beşli kız toplulukları bir araya gelerek fısıldaşmaya, iç geçirmeye başlamışlardı hemen.

"Popüler olmak da zor iş.." diye söylendi kendi kendine. Sonra yine beynine hücum eden korkunç düşüncelerle birlikte okuldan çıkıp kaldırımda yavaş yavaş yürümeye devam etti..

***


Bugün kafe hiç olmadığı kadar kalabalıktı aksi gibi. Garsonlar hem kendilerine verilen görevleri yerine getirmeye çalışıyorlar hem de servisi aksatmamak için hiç durmadan koşturuyorlardı. Birazdan franchising işini konuşmak için Bay Song gelecekti, kendisi ortamı görmek için özellikle gelmek istemişti kafeye. Bu nedenle kafenin kalabalık olması onda iyi bir intiba bırakacaktı elbet, ama Jun Suh için bugünü zorlaştırmaktan başka bir şeye yaramıyordu bu insanlar.. Sabahtan beri para meselesini konuşamamıştı, konusunu bile açamamıştı hatta, her ağzını açısında farklı bir emirle geri dönmek zorunda kalıyordu.

"Şu adam bir gelip gitsin konuşacağım hemen" dedi içinden. Kendini hiç olmadığı kadar yorgun hissediyordu bugün..

Odasında dört dönen Tae Woo ise saatine bakıp müdür Choi'ye döndü:

"2 dakikaya burada olur. Adam inanılmaz dakik, verdiği saatte hatta dakikada burada olacak kesin."

"Şuraya baksanıza" dedi müdür Choi. "Böyle bir kafenin şubelerinden birini kim istemez.."

Kapı aralığından kafeye göz atan Tae Woo'nun yüzüne kocaman gülümseme yayıldı:

"Gerçekten çok kalabalık.. Şahane.."

2 dakika sonra kapıdan siyahlar içinde iki adam girdi. Jun Suh ve arkadaşı giren adamların bekledikleri kişiler olduklarını anlayıp hemen kapıya koştular ve nazikçe konuklarını selamladılar. Ardından Tae Woo ile selamlaşan adamlar ofise girdiler. Jun Suh ise bu kadar gerginliğe daha ne kadar katlanabilecekti merak ediyordu..

***


Ft Island- Like a Doll


"Bu kız o olabilir mi?" diye sordu kendine Byeol. Dün o lanet kafede gördüğü neşe dolu kız şu an karşı kaldırıma oturmuş hüngür hüngür ağlıyor olabilir miydi? Biraz daha yakınlaşsa tanıyacaktı belki de ama kızın etrafı kendisine yardım etmek isteyen insanlarla doluydu zaten.


"Amaan banane, oysa o ilgilenmiyorum zaten" dedi sonra omzunu silkeleyerek. Ama adım atar atmaz duraksayıp bir daha karşı kaldırıma bakma ihtiyacı hissediyordu elinde olmadan. Tam dönüp o kızın kim olduğuna bakmaya karar verdiği anda kız oturduğu yerden kalktı, etrafındaki insanları görmüyorcasına aralarından sıyrılıp kaldırımda yürümeye başladı. Ayakkabısının tekini eline almıştı.

"Topuğu kırılmış bizim cadde kızının" dedi Byeol. "Yazık yoksa ayakkabısına mı ağlıyordu?"

Gülmeye başladı kendi kendine, eğlenen bir insanın gülüşü değildi bu, biraz sinirli, biraz dalgacı, biraz da hüzünlüydü çünkü..

"Yoksa genlerindeki başarı ve hırs mı fazla geldi acaba?" diye söylendi gülmeye devam ederken. "Her bünye kaldıramaz sonuçta, aah tüm suç o lanet DNAsında işte!"

Gülmüyordu artık, eğlenemediğini fark etti.. Üzülmeyi acizlik kabul ettiği için kendinden bile saklamaya çalışıyordu acı çektiğini yine de, bugüne kadar ağlayamamasının da sebebi buydu ya zaten..

Ha Neul sol kaldırımda Byeol ise karşı karşı kaldırımda yürüyordu şimdi.

"Ne yapıyorsun sen?" dedi içinden. "Defolup gitsene evine, pansiyonuna, her ne cehenneme gideceksen işte aptal!" Elinde değildi ama, söylene söylene kızı takip etmeye devam ediyordu her şeye rağmen.. Boyları aynı gibiydi, saçlarının boyu da, uzaktan bu kadarını seçebiliyordu.. Yine elinde olmadan kızı incelediğini fark etti, aklına söz geçiremiyordu bugün..

"Aptallık etme" dedi kendi kendine. "Dün yaptıklarının üstüne bir aptallık daha etme. Sakınn!"

***


Elinde kahve tepsisiyle içeri giren Jun Suh neden bu kadar heyecanlı olduğunu anlayamıyordu. Her zaman yaptığı şeyi yapıyordu işte, kahve taşıyordu.. Ha Bay Song'un kahvesiydi bu, ha her günkü liseli çocuklardan birinin.. Hep o müdür Choi yüzündendi tüm bunlar, dünden beri tüm personeli yay gibi gerdiği için gereksiz stres yapmıştı herkes elinde olmadan..

"Buyurun" dedi nazikçe eğilerek. Tepsiden aldığı kahveyi masaya doğru uzatırken eli titriyordu, hatta kolu da ve buna engel olamıyordu. Kahve fincanın elinden kayıp düştüğünü fark ettiğinde ise bunun bir kabus olmasını diledi bir an. Hatta aynı kahvenin Bay Song'un üzerine dökülmüş olduğunu gördüğünde yerin dibine girebilmeyi diledi. O an yer yarılmalı ve o da yerin dibine girip kurtulmalıydı orada kalmaktan.. Başını çevirdiğinde Tae Woo'nun dehşet dolu gözleriyle karşılaştı ve gerçek hayata dönmek zorunda olduğunu anladı hemen:

"Ö.. Özü.. Özür.. Dilerim.. Ben.. Çok.. Çok.."

Tae Woo kıpkırmızı gözlerle Jun Suh'ya döndü:

"Çabuk bez getir çabuk!! Ben ne diyeceğimi bilemiyorum Bay Song, çok özür dilerim.."

Adam memnuniyetsiz bir ifadeyse başını salladı, o an şimşek hızıyla içeri giren Jun Suh elindeki bezle adamın pantolonunu silmeye başladı.

"Gerek yok" dedi adam soğuk bir ses tonuyla.

Dışarı çıkan Jun Suh ise gözlerini kapatıp 5 dakika öncesine dönmek istiyordu sadece.

"Ah ulan!" dedi. "Paramı alıp öyle haşlasaydım adamı lanet olsun!!!"

Önündeki masaya çöküp başını iki elinin arasına aldı ve saçlarını çekiştirmeye başladı. Tek yapabileceği beklemekti artık..

"Adamlar çıktığında burada olmayayım" dedi sonra içinden, hızla mutfağa koştu. Soluk soluğa içeri girdiğinde herkes ona bakıyordu. Jun Suh'nun konuşmasına gerek yoktu oysa ki, gözlerindeki umutsuzluk her şeyi anlatıyordu zaten..

10 dakika...

15 dakika...

30 dakika...

Jun Suh ne servis yapabiliyor ne de mutfaktan dışarı çıkabiliyordu. Ta ki müdür Choi içeri girene kadar..

"Jun Suh, peşimden gel" dedi adam soğuk bir ses tonuyla. Kasaya geldiklerinde lafı uzatmadan elindeki zarfı uzattı:

"Üzgünüm Jun Suh, patron işine son verdi."

Jun Suh derin bir nefes aldı. Patronun en azından kendisiyle konuşmasını beklemişti, umrunda değildi ama.. Alışkındı tüm bunlara, yıllardır hep aynı şey olurdu zaten.. Sen birilerine bir şekilde muhtaç oldukça ve o birileri senin onlara muhtaç olduğunu bildikçe ellerinden geldiği kadar seni ezmeye çalışacaklardı elbette.. En azından hakkını alabilmişti bu sefer ya da o öyle olduğunu sanıyordu.. Yavaşça elindeki zarfı açtı, içerisinden çıkardığı paraları saymaya başladığında gözleri yuvalarından çıkarcasına açıldı birden, tekrar saydı, sonra bir daha.. Sinirle başını kaldırdı:

"Burada 300.000 won var."

Adam "Eee" der gibi baktı çocuğa. Jun Suh cevap beklediğini ima eden meraklı bir bakışla bakmaya devam etti adama. Adamsa pişkin pişkin:

"Evet" dedi. Kalanını sonra gelip alırsın.

Jun Suh gülmeye başladı:

"Daha sonra alabileceğime emin misiniz peki? Kovuldum ya ben bugün hani.. Kovulmadan önce alamadığım paramı daha sonra verecek misiniz bana ha?

Adam ciddileşti birden:

"Paranı al ve sessizce kaybol evlat, bugün yaptığın sakarlık bizi nasıl bir duruma soktu bilmiyorsun, bu parayı aldığına şükret ve kaybol ve birkaç gün görünme buralarda.."

"Bu da ne demek?" diye bağırdı Jun Suh. "Bu para benim alacağımın dörtte biri bile değil. Patronla konuşmak istiyorum tamam mı? Konuşmam lazım, sadece kahve döktüğüm için beni üç kuruşla gönderemezsiniz buradan!

Jun Suh koşar adımlarla patronun odasına doğru yürümeye başladı. Arkasından birinin kolunu tuttuğunu hissettiğinde durmadı önce, yürümeye çalıştı fakat diğer kolu da biri tarafından tutulmuştu.

"Çekin şu elinizi!" diye bağırdı arkasına dönüp, biri garson diğeri kasiyer iki arkadaşı kollarını tutmuştu, ikisinin de kafası yerdeydi.

"Bırakın şu kolumu" dedi Jun Suh, hakkımı almadan gitmeyeceğim bugün buradan!"

"Bugün alamazsın biliyorsun" dedi sağ kolunu tutan çocuk,"hem patron çıktı biraz önce yok odasında, ki olsa da seni görmek isteyeceğini sanmıyorsun değil mi?"

"Alamazsam gitmem!" diye bağırdı Jun Suh.

Müdür Choi:

"İndiğimde gitmiş ol, üç gün sonra gelirsin" dedi yukarı kata çıkarken, konuşurken arkasına bile bakmıyordu.

Jun Suh ve önünde duran iki eleman boş boş birbirlerine baktılar bir süre. Konuşacak bir şey kalmamıştı artık.

"Lanet olsun!!" diye bağırdı Jun Suh avazı çıktığı kadar. "Yarın geleceğim ve paramı vermezseniz olacaklardan korkun tamam mı???"

Yere eğilip biraz önce fırlattığı zarfı aldı eline Jun Suh içinden bildiği tüm küfürleri sayarken. Kafasını kaldırdığında tüm müşterilerin kendisine baktığını gördü:

"Ne bakıyorsunuz?" diye bağırdı masalara doğru. "Günde 14 saat çalıştım ben burada ve paramı vermiyorlar tamam mı? Sizi ilgilendirmiyor yani, dönün önünüze!"

Gripin- Gözyaşlarım Değil Onlar


Koşarak çıktı dışarı sonra. Her şey bitmişti işte, bağırmak çağırmak sövmek saymak faydasızdı. Bu zarftaki üç kuruş para kardeşinin okul taksitine bile yetmiyordu, diğer borçlarıysa düşünmek bile istemiyordu o anda.. Ne yapacaktı, bir anda nasıl iş bulacaktı, iş bulup maaşını alana kadar neyle geçineceklerdi? Sanki üstünden bir dozer geçiyordu ve  suyunu çıkarana kadar kendisini ezmeye kararlıydı belli ki. Yürüdü, yürüdü.. Gidecek bir yeri de yoktu zaten. Gece yarısına kadar burada, bu köprüyü 100 kez turlamak pahasına yürüyebilirdi. Masmavi, sonsuz denize baktı iç geçirip:

"Şuraya atlamak var şimdi aah!" diye bağırdı denize karşı. "Tüm sorunlarım bir anda biter hem de.."

Olduğu yere çömeldi sonra, derin bir iç geçirdi:

"Çok yalnızım anne, baba.. Bıraktınız beni böyle.. Çok mutsuzum, çok yoruldum.. Neden gittiniz, neden? Kaldıramıyorum bu kadar sorumluluğu, tüm gücüm tükendi artık, nerdesiniz ha nerdesiniz şimdi??"

Gözyaşları birer birer yanaklarından aşağı inmeye başladı. Etrafta tek bir insan bile yoktu, bağıra çağıra ağlayabilirdi içinden geldiği gibi. Elinin tersiyle yüzünü silerken ileride, köprünün korkuluklarında duran bir kız dikkatini çekti.

"Ne yapıyor o öyle orada? Yoksa? Off sanane ya kendi derdine bak sen önce, senden kötü bir durumda değildir merak etme.."

Yavaşça ayağa kalkıp geldiği yöne doğru yürümeye başladı ama aklı arkadaki kızdaydı hala..

"Bırak" dedi tekrar kendi kendine. "Kız hava alıyordur belki, yanına gidip de aptal durumuna düşme!"

En son arkasını döndüğünde ise kızın korkulukların ilerisine geçtiğini fark edip hiç düşünmeden yanına koşmaya başladı. Robin Hood değil de, Super Man gibi hissediyordu kendini kıza doğru koşarken..

***


Kız kardeşi karşısında intihar ediyordu, o ise bu ağacın arkasında film izler gibi izliyordu olanları.. Ne hissetmeliydi acaba o anda? Üzülmeli miydi? Hayır hiç üzülmüyordu.. Gidip onu durdurmalı mıydı? Hayır bunu da istemiyordu.. Tek düşündüğü kızın neden canına kıymak istediğiydi..

"Ölmek sana hiç yakışmıyor be Barbie "dedi içinden. "O cici ayakkabılarını mahvettin boşuna.."

Neler oluyordu orada? Kızın yanına biri yaklaşıyordu yavaş adımlarla, bu da kimdi? Nereden çıkmıştı şimdi böyle?

***


"İyi misin?" dedi Jun Suh kıza en tatlı ses tonuyla. Ha Neul sıçradı bu sesi duyduğunda, panikle arkasını döndü:

"Ne?"

"Şeyy.. İyi misin diye şeyettim ben, yani pek iyi görmüyorsun da.."

"Ne diyorsun yaa?" diye bağırdı Ha Neul kendinden geçercesine. Ağlamaktan konuşamıyordu adeta. Jun Suh ilk görüşte tanıdı bu küçük hanımı, patronun kızı bayan Ha Neul'dı bu.. Babasının biricik kızı, değerlisiydi.. Ne işi vardı burada? Babası kızının şimdi burada olduğunu bilse ne yapardı acaba? Ve tek kelime etmeden kovduğu garson parçasının kızını kurtarmaya çalıştığını bilse yüzünün şekli ne hal alırdı ya da? Düşüncelerden sıyrılıp kızın yüzüne baktı, ağlamaktan gözleri şişmiş, makyajı akmış, saçları dağılmıştı. Topuğu kırık tek ayakkabısı elinde, diğer ayakkabısı hala ayağındaydı. Siyah çorabı yırtılmıştı. Tüm bunlara rağmen hala muhteşem görünüyordu, Jun Suh bu halde bile ona hayran olmaktan kendini alamadı. Kızın çığlığıyla kendine geldi sonra:

"Rahat bırak beni!"

"Baban şu anki halini görse ne tepki verirdi merak ettim" dedi Jun Suh en cool ses tonuyla. Kız ağlamayı kesti, Jun Suh'nun yüzüne baktı sonra:

"Sen" dedi.  "Seni tanıyorum. Garsonsun değil mi, bizim kafede?"

"Garsondum, dedi Jun Suh, baban beni kovana kadar, yani..

Saatine baktı ve:

"İki saat olmuş" dedi.

"Umrumda değil" dedi koluyla yüzünü silen kız. "Git başımdan tamam mı, yalnız bırak beni, yalvarırım.."

"Yazık, dedi Jun Suh. "Benim seninki gibi beni seven, arkamda duran bir babam olsaydı ölmeyi bir dakika bile düşünmezdim."

Kız iyice sakinleşmişti. İlk defa düzgün bir cümle kurabildi:

"Hiçbir şey bilmiyorsun.."

Ardından sustu ikisi de. Etrafta da tek bir insan yoktu. Sanki tüm dünya durmuş da ölmek isteyen, ama ölemeyen bu iki zavallı yaşıyordu sadece..

"Özür dilerim" dedi Jun Suh sessizliği bozarak. "Farkındayım, planını bozdum ama ben de ölmek istiyorum bugün. Ama emin olamıyorum. Gece gündüz köpek gibi çalıştım, paramı alamadım ve en kısa zamanda en az 300.ooo wona ihtiyacım var. Ha bir de yeni bir işe. Bu arada para biraz daha fazla olursa işime gelir. Yoksa sokakta kalacağım ve birkaç aya kadar kardeşim de benim durumuma düşecek. Tabii istediklerimin hiçbiri yok ellerimde fark ettiğin gibi. Sence ölmeli miyim borçlarımı ödemeden ve yeni borçlar edinmeden? Ya da son bir soru: Senin derdin benimkinden ne kadar büyük?"

***


Ağacın arkasından ikiliyi gözetlemeye devam eden Byeol meraktan çatlıyordu adeta. Ne konuşuyordu bunlar böyle? Yoksa bu kız bu çocuk yüzünden mi bu haldeydi bugün.

"Aaah, dedi içinden. "Çok romantik gerçekten, kesin çocuk kıza bastı tekmeyi, şimdi de gönlünü almaya çalışıyor. Kız da naz yapıyor aklınca belli. Yoksa.. Dün bahsettiği Min Hyung bu mu acaba? Çözdüm durumu işte ya, benden kaçar mı hiç?"

***


Ha Neul kendine gelmişti biraz, köprüye geldiği anki kadar çaresiz hissetmiyordu kendini. Evi geldi aklına, yalnız babası, onu seven, incitmekten ödü kopan fedakar babası.. Ama içi öylesine acıyordu ki o an oradan atlamazsa yaşamaya nasıl devam edebileceğini düşünüyordu sadece.. Belki geçecekti bir süre sonra ama.. Ya geçene kadar.. Bir de gururu kırılmıştı artık, yıllardır umutlarını bağladığı adam gururunu da kalbini de kırmış, paramparça etmişti.. Durdu düşündü bir daha, geri dönerse bu acıyla yaşayabilir miydi acaba?

"Şimdi elini bana ver" dedi Jun Suh. "Şu korkuluktan atla bakalım, çıkar o ayakkabını da.."

Ha Neul reddetmeden verdi elini Jun Suh'ya, eğilip ayakkabısını çıkarmaya çalışırken tek ayağı kaydı birden ve boşluğa doğru düşüverdi bir anda. İki eliyle korkuluklara tutunurken avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

"Tut elimi ne olur bırakma beni!!"

"Sakin ol" dedi Jun Suh panik yaptığını belli etmeden. "Şimdi seni kendime çekeceğim, üç deyince tamam mı? Biir, ikii, üç!"

Kızı kollarından çeken Jun Suh kızın üst bedeni yukarı çıkar çıkmaz belinden kavradı hemen, sonra korkulukların üzerinden zıplatmaya çalıştı. Ha Neul sımsıkı sarılmıştı ona, deliler gibi titriyordu tüm bedeni. Kızı korkuluklardan kurtarmayı başaran Jun Suh tüm gücüyle kendisine çekti daha sonra. İkisi birden köprünün gerisine doğru yuvarlanmaya başladılar, kurtulmuştu Ha Neul.. İkisi de nefes nefese köprüde yatıyordu şimdi.

"Benn.." diyebildi Ha Neul soluk soluğa..

"Sus" dedi Jun Suh. "Dinlen önce, çok korktun.."

Dakikalarca orada öylece hiç konuşmadan yattılar. Jun Suh içinden deliler gibi konuşuyordu aslında.. Ama içinden sadece.. Şu anın büyüsünü bozmamalıydı, günün süper kahramanıydı ne de olsa.. İlk doğrulan Ha Neul oldu:

"Ben.. evime gitmek istiyorum."

"Seni götüreyim istersen" dedi Jun Suh. "Cebimde babanın bana layık gördüğü 300.000 won var nasılsa.."

Bunu söyler söylemez pişman oldu, sırası değildi ne de olsa.

"Çantam nerede?" dedi kız sonra.

Gerçekten çantası yoktu. Etrafa baktı Jun Suh, taa ileride çimenlerin üzerinde siyah bir şey göze çarpıyordu. Koşup aldı çantayı, kıza uzattı yine konuşmadan.

"Teşekkür ederim" dedi kız sessizce. "Hayatımı kurtardın.."

"Git ve sıcak yatağında uyu." dedi Jun Suh gülümseyerek. "Mutlu olmak için öyle çok sebebin var ki anlatsam sen bile inanamazsın.."

Kız ifadesizce arkasını dönüp yürümeye başladı.

"Yardım edeyim mi?" diye bağırdı Jun Suh arkasından. Kız "hayır" anlamında başını salladı sadece.

"Bu güzel günümde bir bunlar eksikti" dedi sonra içinden. Ölse ölemiyordu yaşasa yaşayamıyordu, gitse gidecek bir yeri yoktu o anda.

"Başka çarem yok" dedi. "Kendimden nefret etsem de bunu yapmak zorundayım.. Özür dilerim anne, özür dilerim baba, hayat bana başka bir şans tanımadı.. Benden utanmayın ne olur, ben utanılacak bir şey yapmıyorum.."

C.N Blue- Try Again Smile Again


Sonra cebinden telefonunu çıkardı ve isteksizce arama tuşuna bastı:

"Jae Suk! Bu gece işe çıkıyorum. Depodaki aletlerde eksik yok değil mi? ... Tamam, geçen sefer burma yoktu onu getirdiniz mi? ... Tamam ... Şimdi anlatamam gelince konuşuruz. Ha o maymuncuk setinde de eksikler vardı... Jung Woo'ya söyle getirsin o zaman akşama kadar. ... Tamam, kapatıyorum."

Elleri cebinde çimenlerin üzerinde yürürken:

"Elveda Clark Kent" dedi. "Merhaba Robin, bayağı olmuştu görüşmeyeli.. Özlettin kendini ha, bak..."

Birden tökezledi, ayağının altında bir şey vardı. Eğilip baktığında o şeyin küçük bir defter olduğunu gördü. Siyah kaplı, sıradan bir defterdi. Jun Suh defteri incelemeye başladığında üzerinde "Park Ha Neul" yazdığını gördü.

"Tabii ya" dedi. "Çantası fırladığında içinden düşmüş olmalı defter. Şanslı kız! Bu gece evine bırakırım defterini hazır gitmişken.."

Gülümsedi kendi kendine, Robin olmak onu bambaşka biri yapıyordu sanki, rahatlıyordu, gamsız, umursamaz bir adama dönüşüyordu. Seviyordu bu halini aslında, vicdan denen şey bazen büyük bir yük oluyordu insanın omzunda.. Onsuz hayat çok daha kolaydı.. Sırtındaki çantaya attı defteri, kendi kendine en sevdiği şarkıyı mırıldana mırıldana yürümeye devam etti. Bugünkü yürüyüşü hiç bitmeyecekti sanki..

***


Kendini gerçek bir ajan gibi hissediyordu bugün Byeol. Aklı "Yürü git işine bırak şunları!" dediği halde kendini ya o kafede ya da bu cadde kızının peşinde onu izlerken buluyordu. Kız kendinden geçmiş bir halde yürüyordu, ne taksiye binmişti ne de otobüse, sadece yürüyordu. Neler öğrenmişti şu iki günde Byeol.. Kardeşiyle aynı bölümde edebiyat okuyorlardı, aynı okulda aynı hocalardan ders alacaklardı ve aralarında muhtemelen yalnızca birkaç yaş vardı. Annesine "Daha biz çocuğuz, ne çocuğu?" diyerek her şeyi kestirip atan o adam birkaç yıl sonra başka bir kadınla evlenmiş hem de bir çocuk yapmıştı. Tüm bunlar nasıl olabilirdi anlayamıyordu. Annesini hiç sevmemişti demek ki.. Sevmiş olsaydı ne kaç yaşında olduklarını umursar ne de hiç düşünmeden çocuklarından kurtulmak isterdi.. "Onu istedi, beni istemedi işte" dedi içinden derin bir iç çekerek.. Her şey bir düğüm olmuştu adeta, tüm bunları düşüne düşüne çıldırabilirdi..

Ya bugün gördükleri neydi böyle? Tam karşısında dizilerden fırlama bir melodram yaşanmıştı, kardeşi önce intihar etmeye kalkmış sonra sevgilisi onu kurtarmıştı ve kucak kucağa romantik bir biçimde sarılarak tamamlamışlardı bu sahneyi. Ya da o öyle sanıyordu ama kafasında kurduğu bu şema ona o kadar mantıklı gelmişti ki başka türlüsünü düşünmek istemiyordu.

Ha Neul yürüdü, O yürüdü..

Ha Neul durdu, O durdu..

Kendinden nefret ediyordu o an..

Kız sonunda iki katlı bahçeli bir evin önünde durdu. Kapıyı açtığında kızını karşısında o halde gören Tae Woo ne yapacağını bilemedi, öylece kalakaldı birkaç saniye.

"Bu ne hal?" diye bağırdı sonra. Sesi öyle yüksek çıkmıştı ki Byeol olduğu yerden duymuştu neredeyse.

"Sonra konuşuruz baba" dedi Ha Neul sessizce. "Uyumak istiyorum.."

"Okula gitmedin mi bugün?"diye sordu Tae Woo daha sonra. "MinHyung aradı biraz önce, seni sordu."

"Yok" dedi Ha Neul. "Gittim ama kızlarla tartıştım biraz, derse girmedim.. Çok yorgunum baba bırak da gidip yatayım.."

"Kim üzdü benim kızdı ha?" diye bağırdı Tae Woo kızına sarılırken. "Söyle bana ne dediler de böyle harap ettin kendini? İnsanları bu kadar umursama demiyor muyum ben sana aah aptal kızım benim.."

Tae Woo kızına sımsıkı sarıldı, sonra başını alıp göğsüne yasladı. Babasının tüm bu sözleri, yaptıkları daha da kötü yapıyordu Ha Neul'ı. Gözyaşları akmaya başladı yine.

"Ooof" diye bağırdı Tae Woo. "Ağlamak falan yok! Gel bakalım anlat şu işin aslını bana önce, sonra sana yemek yapayım ister misin?

Ha Neul babasının göğsünde bir şeyler anlatmaya çalışırken adamın kapıyı açmasıyla ayrılmadan içeri girdiler. Karşı kaldırımda gözünü kırpmadan onları izleyen Byeol olduğu yere çömeldi. Kalbinde öyle bir sızı vardı ki hiçbir sözcükle ifade edemezdi bunu herhalde. Üşüyordu sadece.. Annesine sarılmak istiyordu.. Çok üşüyordu hem de..

***


Eve girer girmez odasına girip yatağına uzanan Min Hyung aklını dağıtmaya çalışsa da olmuyordu, "Ha Neul ne yaptı acaba?" sorusu beynini kemiriyordu sürekli. Aramaya da cesaret edemiyordu ama..


"Şu meseleyi unutabilse keşke" dedi içinden. Yoksa onun için de benim içinde her şey çok zor olacak bundan sonra.."

Gece uzundu ve uyuyamayacaktı bu gidişle.. Ne ders çalışacak ne de makale okuyacak hali vardı. Hiçbir suçu olmamasına rağmen sebepsiz yere vicdan azabı çekiyordu.

"Çok mu sert konuştum acaba?" diye sordu kendine. "Yoksa daha kötü olacaktı ama biliyorum.. Böyle olacağı belliydi, hep kaçtım ben, hep erteledim.. Bugün de erteleseydim bu iş iyice sarpa saracaktı biliyorum.."

Geçmiş günler geldi aklına birden, annesiyle Haneul Kafe'ye gidip pasta yedikleri günler daha dün gibiydi sanki.. Ailesinin boşanmasının ardından Tae Woo'nun kendisine yakınlık göstermesi ona nasıl da iyi gelmişti, adeta babasının boşluğunu doldurmuştu bu adam.. Belki de o yüzden Ha Neul'ı asla sevgilisi olarak hayal edememişti bugüne kadar.. Ya da Ha Neul'ın hayalleri Min Hyung için fazla pembeydi.. Belki de sadece aşkın kendisini bile bir yük, bir sorumluluk olarak görüyordu falan filan.. İnsan bir şey için sebep arayınca böyle saçma sapan bir sürü şey geliyordu aklına, kalkıp bilgisayarını açtı Min Hyung.. Onun tek ilacı çalışmaktı, özellikle de bu gece..

***


Oldboy-Searchers


Oturduğu yerden bir türlü kalkamıyordu Byeol, tüm gücü tükenmişti sanki.. Hayatında annesiyle konuşmak için hiç bu kadar büyük bir arzu duymamıştı. Elini cebine attı ve telefonunu çıkardı, onu aramalıydı.. Annesinin telefonu uzun uzun çaldı, Byeol tam dudağını bükmüş umutsuzca telefonu kapatacakken heyecanlı bir ses kulağında çınladı:

"Sonunda! Ah be kızım dünden beri kaç kez aradım seni, insan bir kere aramaz mı, o telefonuna bakmaz mı?"

Annesinin çığlıklarıyla biraz olsun kendine gelen Byeol:

"Sakin ol anne" dedi. "Vaktim olmadı, kayıt işiyle uğraşıyorum iki gündür biliyorsun.."

"Sanki beş dakikan olmadı.. Neyse kaydolabildin değil mi?"

"Oldum anne, boşver beni sen nasılsın?"

"Kalacak yer işini ne yaptın peki? Yurtlarda yer var mıymış, kayıt zamanı geçti demiştin?"

Byeol gülümsedi kendi kendine.. Annesi dertleşmek için iyi bir seçim değildi belki de..

"Yurtlar dolu anne" dedi yavaşça. "Pansiyonda kalıyorum, ev arayacağım yarın.."

"Aman kızım" dedi kadın endişeli bir sesle. "Ev arkadaşı falan bulayım deme hemen, çabucak güvenme kimseye, yalnızsın oralarda unutma.."

"Evet anne yalnızım" dedi kız derin bir iç çekerek. İki taraf da sessizleşti sonra.

"Şeyy" dedi kadın çekinerek. "Babanı görebildin mi?"

Byeol'ün içi yine sızladı, ne diyecekti şimdi? "Gördüm anne ama işyerinden kovdu beni!" mi?

"Hayır" dedi. "Daha görmedim.."

Yine araya giren kısa bir sessizlikten sonra kadın çekinceli bir ses tonuyla:

"Kızım" dedi. "Öfkelisin biliyorum ama sakin ol biraz tamam mı? Her şey çok eskide kaldı, hem o zaman ikimiz de çocuktuk daha, o da ben de hiçbir şeyin farkında değildik.. Onu da suçlama.."

Byeol titremeye başladı, konuşamıyordu, annesine söyleyeceği onlarca şey varken tek kelime edemiyordu. Yutkundu ve tüm gücüyle dudaklarını ısırmaya başladı yoksa öyle bir çığlık atacaktı ki annesi de karşısındaki evde aile saadeti yaşayan o baba kız da kafalarını gömdükleri topraktan çıkarıp gerçekleri görmek zorunda kalacaklardı.

"Anne" dedi titreyerek. "Neden bu kadar safsın ha neden? Neden ben de senin gibi değilim? Neden o lanet adamın genlerini almışım ha neden? Nasıl böyle gözlerin kapalı kalabildi yıllarca anne nasıl?"

"Alo alo" diye bağırmaya başladı karşısındaki ses panik içinde. "Neler oluyor kızım, anlamıyorum, bir şey mi oldu?"

"Kapatıyorum anne" dedi Byeol sadece. Telefonu cebine koyup başını ellerinin arasına aldı yine. Kafasını bir mengene gibi sıkmak istiyordu sadece.

"Demek çocuktunuz ha.. Peki neden senden birkaç yıl sonra birini bulup hemen çocuk peydahladı? Hiçbir şeyin farkında değildiniz ha? Sen değildin anne, o gayet farkındaydı her şeyin, kullandı seni işte, kullandı.."

Sinirle başını kaldırdığında, ellerine kan bulaştığını gördü. Dişleriyle ezdiği dudakları kanıyordu. Koluyla sildi dudağını, sonra çantasından müzik çalarını çıkarıp son ses müzik dinlemeye başladı. Karşıdaki evin mutfağında baba kız yemek yapıyorlar, dışarıda ise kaldırımda oturan kız bomboş sokakta tek başına son ses müzik dinleyerek acısını dindirmeye çalışıyordu. Mutfağın açık camından onları görmemek için kafasını yine ellerinin arasına aldı, bir an önce defolup gitmek istiyordu bu lanet yerden ama gerçekten tüm gücü tükenmişti, kolunu bile kaldıramıyordu o anda..

"Keşke hayallerimdeki gibi kalsaydın.." dedi kendisinin bile duyamayacağı kadar kısık bir sesle. "Hayallerimde bile daha masumdun çünkü.."

***


Oldboy-Dressed to Kill


"Bana şans dileyin" dedi Jun Suh depodan çıkarken. Son kez sırtındaki çantayı açıp kontrol etti, her şey tamdı.


"Biz bu gece buradayız" dedi Jung Woo. "İşini bitirir bitirmez hemen buraya geliyorsun tamam mı?"

"Tamam" dedi Jun Suh. "Merak etme John, sandığımdan da kolay olacak bu iş, panik yapmamıza gerek yok.."

"Bol şans!" diye bağırdı Jae Suk arkasından. Ve gecenin karanlığında yola çıktı Jun Suh, hiç korkmuyordu, o yanlış bir şey yapmıyordu çünkü.. Saatine baktı, gece yarısını geçmişti çoktan.. Vakit gelmişti, bir an önce bu işi bitirmeliydi.. Adımlarını daha da hızlandırdı, 15 dakika sonra Tae Woo'nun evinin önündeydi. Sessizce bahçe kapısından içeri girdi, tüm ışıklar kapalıydı, zamanlaması iyiydi bu gece. Çantasından eldivenlerini çıkarıp taktı, maskesini başına geçirdi ve gerekli aletleri eline aldı. Derin bir nefes alıp burma anahtarını kapının kilidinin içerisine soktu ve çevirmeye başladı.. Tam işine konsantre olmaya başlamışken arkasından gelen sesle elleri öylece kalakaldı:

"Hey sen! Ne yapıyorsun orada?"

"Lanet olsun!!!" dedi Jun Suh içinden, Robin yakalanmıştı.. Her şeyi bitmişti artık.. Yavaşça arkasını döndü ve tanıdık bir çift gözle karşılaştı.. Byeol elinde büyük bir odun parçasıyla karşısında durmuş sorusuna cevap bekliyordu:

"Çıkar o kafandakini!" diye bağırdı sonra. Jun Suh önce bir yutkundu, sonra yalvarır bir ses tonuyla konuşmaya başladı, sesi neredeyse çıkmıyordu:

"Bir dakika, lütfen bağırma yalvarırım, dediklerini yapacağım.."

"Önce şu başındakini çıkar" dedi Byeol. Sesi biraz öncekinden daha kısık çıkıyordu en azından. Sağ eliyle yüzündeki bereyi çıkardı Jun Suh ve karşısındaki şaşkın yüzü görünce utançla yüzünü yere indirdi. Byeol ise gözlerine inanamıyordu, bu çocuk...

***


-2. Bölüm Sonu-

Auto Draft

Auto Draft





 







...

o gün


Auto Draft

"Yok artık.." dedi Byeol. "Hırsız bu.."

Bir an olduğu yerde kalakaldı. Önce her zamanki gibi "Banane, bir güzel soyulsunlar da görsünler!" deyip geçip gitmeye kalktı ama yapamadı yine.." Önünde birinin evi, yani herhangi birinin evi soyulurken öylece geçip gidemedi.. Yanındaki ağacın altından kalınca bir odun parçası alıp evin girişine doğru yürüdü, her adımında bir kez daha pişman oluyordu oysa ki..



 

 

17 Ağustos 2011 Çarşamba

1. Bölüm: Yaşamak istemiyorum artık..

You are Beautiful-Still


Han Jun Suh


Bu sabah sokaklar her zamankinden daha sessizdi sanki. Ya da Jun Suh işe gitmek için her zamankinden daha isteksizdi belki de. Ayakları adeta geri geri gidiyordu.

"Doğru dürüst bir iş bulamadın oğlum" dedi içinden. "Maaşını da alabildiğin yok iki aydır, müşterilerin kaprisini çek bütün gün.. bu gidişle anca kahve taşırsın zaten!"..

Kendi kendine söylenirken Jung Suh'nun sesi kulaklarında yankılandı:

"Oppa, müdür okul taksitini ne zaman yatıracaksın diye sordu bugün, iki gün içinde parayı götürmezsem kaydımı silecekler.."

bugün ne yapıp edip iki aylık maaşının en azından bir kısmını almak zorundaydı, yoksa yapacaklarından kendisi bile korkuyordu..

"Ah" dedi. "Hong Dae barlarından birinde çalmak vardı şimdi, o gece kulübü kapanmasaydı keşke, parası da iyiydi.."

Gözlerini kapattı, birden kendini Rolling Hall'da şarkı söylerken hayal etti, bar ağzına kadar doluydu, insanlar kendilerinden geçmiş deli gibi tezahürat yapıyorlardı:

" Stars! Stars!"

Sağında Jung Woo, solunda Jae Suk gitar çalıyorlar, Jun Suh ise avaz avaz şarkısını söylüyordu..







Ani bir korna sesiyle kendine geldi Jun Suh. Arabadaki adam deli gibi söyleniyordu. ardarda 5 kez özür dileyen Jun Suh başını salladı:

"Bırak bu hayalleri de önce içerideki 3 kuruş paranı almaya bak, yoksa Jung Suh'nun okul taksitleri bu hayallerle ödenmiyor küçük bey!"

Haklıydı, anne babası öldükten sonra evin tüm yükünü omuzlandığı için artık hayal kurma lüksü yoktu onun, kardeşini kolejde okutmaya devam edebilmesi, ev kirasını ödeyebilmesi ve ailesinin karnını doyurabilmesi için ne iş bulsa yapmak zorundaydı.. Çünkü o kaybedenler kulübüne adını altın harflerle yazdırmıştı bir kere..

***


MSAN-Super Star


Lee Byeol


Byeol okulun bahçesine çıktığında rahat bir nefes aldı.


"Bu iş de halloldu" dedi içinden. "Artık Seoul Üniversitesi öğrencisiyim".


Şimdi sıra asıl mevzuya gelmişti. Oraya gitmeli ve her şeyi çözmeliydi. Bahçeden çıkıp yol kenarında yürümeye başladı.


"Acaba beni görünce ne yapacak, tanımayacak tabii ki, hayatında hiç görmedi ki.. Peki ya ben kızı olduğumu söylediğimde! Bağırıp kafeden kovacak mı beni, yoksa gözyaşlarıyla kucaklayacak mı? Aaah bu sorular yıllardır bitirdi beni.. Bugün bu işi halledeceğim, başka yolu yok!"


Yıllardır bu günü bekliyordu. Henüz bir ortaokul öğrencisiydi hayatının sırrını öğrendiğinde. Annesi onu karşısına almış ağlamaklı gözlerle bir şeyler anlatmaya çalışmıştı:


"Byeol kızım, baban seni çok seviyordu biliyorsun değil mi, sen ve In Soo onun her şeyiydiniz.. Baba olmak, sadece bir çocuğu meydana getiren kimse olmak değildir kızım, asıl babalık..."


Lee Min Ah


"Ne diyorsun anne, anlamıyorum seni.." Anlamıyordu gerçekten, tüm bu sözler çok yabancıydı ona..


"Kızım, senin adını neden Byeol koydum biliyor musun, en karanlık günlerimde yıldızım oldun benim.. En zor günlerimde, babanın senden, benden vazgeçtiği o..."


"Babam bizden mi vazgeçti, nasıl yani?"


Kadın ne yaparsa yapsın sözlerini toparlayamıyordu:


"Kızım, baban senin öz baban değildi, gerçek babanla sen doğmadan önce ayrıldık biz."


Byeol önce anlamadı:


"Nasıl yani?"


"Sen doğmadan önce babanla ayrıldık biz.. Bunu sadece benden duymuş olman için söylüyorum kızım, yoksa senin baban öldü, ellerini tutarak, son nefesinde seni, kardeşini sayıklayarak hem de.. Bu söylediklerim seni hiç etkilemesin, o adam benim için yaşamıyor, artık senin için de.."


Öyle olmadı, Byeol o adamı ölmüş kabul edemedi, hatta bir an bile aklından çıkaramadı yıllardır.. Bir gün onu görme hayaliyle yaşadı, acaba ona benziyor muydu? Acaba pişman olmuş muydu? Cesaretini ancak yeni toplayabilmişti, ama hala korkuyordu..


Daha sonra annesine sorduğu bitmez tükenmez sorular neticesinde her şeyin anne ve babası lisedeyken başladığını öğrendi. Annesi hamile kaldığını öğrendiğinde babası daha kendilerinin çocuk olduğunu, kimse duymadan bu çocuktan kurtulmaları gerektiğini söylemiş, ama annesi çocuğuna kıyamamıştı. Sonunda babasını, okulunu hatta yaşadığı şehri terketmiş, kendisine bambaşka bir hayat kurmuştu..


Aklı tüm bunlarla dolu yürümekte olan Byeol geldiğini fark etmedi. Önündeki koskoca tabelayı gördüğünde kendine geldi:


"Cafe Haneul"


Tabelada gökyüzü, bulutlar ve güneş ışığı kullanılmıştı. (1)


"Babam güneş ışığını seviyor demek ki.. Oysa ben sadece karanlıkta ortaya çıkan bir yıldızım ne yazık ki.." (2)


İçeri girdi, kalabalık değildi kafe, iki garson vardı etrafta sadece. Sessizce en yakınındaki masaya oturdu Byeol, acaba babası buralarda mıydı, etrafına bakındı, herkes gençti..


Jun Suh masaya oturan müşteriyi fark eder etmez yanına gidip menüyü uzattı:


"Hoş geldiniz, buyurun".


Byeol etrafa bakına bakına eline aldı menüyü, sonra garsona döndü:


"Kafenin sahibi burada mı acaba?"


"Evet içeride ofisinde kendisi, çağırmamı ister misiniz?"


"Hayır, teşekkür ederim."


Byeol garsonun gösterdiği odaya baktı, kapısı kapalıydı, belli ki bugün burada uzun süre oturacaktı.. Bir kahve içti, sonra ikincisini, ardından üçüncüsünü, sonra sandviç yedi.. Bekledi bekledi.. Ve sonunda odanın kapısı açılıverdi..


Park Tae Woo



Orta yaşlı, kır saçlı bir adam kasaya doğru ilerleyip oradaki genç çocuklardan biriyle konuşmaya başladı. Byeol kilitlendi adeta, adama baktıkça annesi geldi gözlerinin önüne. Ve adam güldüğünde iki yanağındaki gamzeler içini acıttı, tıpkı annesinin anlattığı gibiydi:


"İki yanağında da gamzeleri vardı, güldüğünde onu bambaşka biri yapar onlar.."


Jun Suh kızın bir sorununun olup olmadığını merak ediyordu, kız sararmıştı birden, bayılacak gibiydi..


"İyi misiniz"


"Evet, şu kasadaki adam, Bay Tae Woo mu?"


" Evet, çağırmamı ister misiniz?"


"Hayır, teşekkürler.."


Önce kendini toplamalıydı, acelesi yoktu.. Sakin olmak zorundaydı. Adam kasada bir şeyle meşgulken söyleyeceklerini kafasında toparladı Byeol. Ve sonunda ayağa kalktı. Kararlı bir şekilde ilk adımını atmışken birden kafenin kapısı açıldı ve içeri koşarak giren kız kasada hesap yapan adamın boynuna sarılıverdi..


Park Ha Neul


"Babacığım! Çok mutluyumm! Min Hyung'un dersinden A almışım.. A düşünsene!"


Adam kızına gülümsedi:


"Min Hyung songsengnim diyecektin sanırım, o senin arkadaşın değil hocan Ha Neul.."


"Babaa, sorun bu mu şimdi, 19. Yüzyıl İngiliz Edebiyatından A aldım diyorum sen ne diyorsun?"


"Alacaksın tabi, benim kızımdan da bu beklenir zaten, başarı ve hırs genlerinde var senin."


"Bu akşam bir yemek ısmarlarsın bana artık, hem Min Hyung... songsengnim'i de çağırırız"


"Onun işi vardır, beş dakika vaktinin olduğunu görmedim zaten, senle biz gideriz ama söz."


"Tamam, sen ara yine de, belki gelir"


"Hem benim de sana iyi haberlerim var, hani şu franchising almak isteyen adamlar vardı ya, sanırım bizi seçecekler, yarın ziyaret edeceklermiş kafemizi.."


"Ooo şahane haber, çifte kutlama var desene bu akşam!"


49 Days-Tears are Falling


Baba kız neşe içinde konuşurlarken yan masadaki kız hiç umurlarında değildi elbette.. Byeol o attığı ilk adımda kalakalmıştı, kıpkırmızıydı, kulakları yanıyordu ve hiçbir şey duyamıyordu.. Jun Suh tekrar kızın yanına geldi:


"İyi misiniz agasshi? Yardım etmemi ister misiniz?"


"Teşekkür ederim" diyerek sandalyesine oturdu Byeol. Kendisini toplamalıydı, elbette bir ailesi vardı onun da, karısı, çocukları vardı.. Bunları biliyor olması lazımdı, annesini unutamayıp onun aşkına sadık mı kalacaktı bunca yıl! Saçmalık işte! Ne kadar soğukkanlı, mantıklı olsa da bir kız, bu aptal romantizm duygusundan sıyrılamıyordu bir türlü.. Hem o adam.. Kendi çocuğundan vazgeçmemiş miydi yıllar önce..


"Kafe Haneul ha, Kafe Haneul.."


***


Jun Suh bir yandan yan masadaki kıza bakıyor diğer yandan da kasadaki patronuyla kızının muhabbetlerinin bitmesini bekliyordu. Masadaki kız muhtemelen hastalanmıştı ama o kadar soğuk görünüyordu ki Jun Suh ona yardım teklif etmeye bile çekiniyordu o anda.


"Umarım bayılmaz" dedi içinden. "Ben paramı bir alayım da, sonra ne olursa olsun umrumda değil.."


10 dakika sonra Ha Neul'ın kafeden ayrılmasıyla birlikte patron odasına geçti. Jun Suh'nun eline fırsat geçmişti sonunda.. Odanın kapısını çaldı ve içeri girdi:


"Müsait misiniz?"


"Evet, gir içeri. Jun Suh'ydu adın değil mi, yüzleri hemen unutuyorum ama isimler kalıyor aklımda."


"Evet efendim, ben... yani... yarın kardeşimin okul taksitini yatırmalıyım.. Hem.. Geçen ay da maaşımı..."


"Anladım... Şu an durum hiç iç açıcı değil ama... Yarın sana bir miktar para vermeye çalışacağım.. Biliyorsun, şu franchising işine odaklandık bu aralar.."


"Biliyorum efendim, teşekkürler."


Kapıyı kapatıp arkasını dönen Jun Suh yüzünü buruşturdu:


"Sanki borç istiyorum, hakkımı istiyorum ben ya.."


Masadaki kız düzelmiş gibi görünüyordu, soğuk bir limonata vardı önünde, yüzü de kırmızı değildi artık. Jun Suh gülümseyerek içeri giren müşterilere selam verdi. Her şey yolunda gidiyordu, şimdilik...


***


Odasında derin düşünceleriyle baş başa kalan Tae Woo önündeki çaydan bir yudum aldı:


"Bu adamlar bizi seçsin, tüm sorunlar hallolacak.."


Birden telefon çaldı:


"Alo"


"Selam, ben Sang Hyuk. Nasılsın?"


Sang Hyuk ismini duyan adam irkildi:


"İyiyim, bir şey mi oldu, sen aramazdın beni?"


"Haklısın, bir şey oldu. Bu franchising işinden çekil demek için aradım. Sen çekilirsen Bay Song bizi seçecek çünkü.


"Neden çekileyim, aptal mıyım ben?"


"Senin zaten Myung Dong'da bir şuben var, bu işi bize bırak."


"Ha ha ha! Bunu neden yapayım söylesene? Sen olsan yapar mıydın?"


"Eğer çekilmezsen çok kötü şeyler olacak. Hakkında asılsız dedikodular dolaşmaya başladığında elindeki şuben de kapanacak. O zaman çok pişman olacaksın işte."


"Sen beni tehdit mi ediyorsun pislik herif?"


"Bu yaptığına pişman olacaksın!!!"


Telefon kapandı. Tae Woo titriyordu, bu adam ne sanıyordu kendini, nereden alıyordu bu cesareti? Sakinleşmeye çalıştı, ne yapabilirdi ki O hem..


İçeri giren müdür Choi patronda bir tuhaflık olduğunu anlamıştı:


"Neyin var patron?"


"Hiç, çapulcu takımı işte, hakkımda dedikodu yayacakmış, pehh!"


"Sakin ol patron."


Aynı anda içeride saatlerdir oturmakta olan Byeol kendini toparlamıştı.


"Ne olursa olsun" dedi içinden. "Artık gidip konuşacağım onunla."


Ayağa kalktı ve ileride servis yapan garsonu çağırdı:


"Bay Tae Woo ile görüşebilir miyim?"


Jun suh patronun kapısını çaldı ve Byeol'ü içeri aldı. Babasının karşısına oturan kız bir anda heyecanlandığını fark etti. Ama rahat bir ses tonuyla konuşmaya başladı:


"Merhaba Bay Tae Woo. Ben sizinle bir konuda görüşmek istiyorum."


Hala gergin olduğu yüzünden belli olan Tae Woo derin bir iç geçirdi:


"Buyurun, sizi dinliyorum."


"Ben... buraya... belki sizin bile bilmediğiniz... yani..."


"Ne diyorsun kızım, zaten başım çatlıyor!"


Byeol zaten çok gergindi, adamın bu sinirli halleri onu iyiden iyiye korkutmaya başlamıştı. Cesaretini topladı ve hemen konuya girdi:


"Bay Tae Woo, sizin bir çocuğunuz daha var!"


Adam kalakaldı, tepkisiz bir biçimde kıza bakmaya devam ediyordu.


"Anlamadım küçük hanım???"


"Şeyy.. bir çocuğunuz daha var dedim.."


Byeol o an gerçekten korkuyordu, adamın yüzünde hiç ama hiçbir tepki yoktu.


"Bu kadar hızlı olacağını düşünmemiştim!"


Byeol anlamıyordu:


"Nasıl?"


"Git o Sang Hyuk pisliğine söyle, bu basit oyunlarla alt edemez beni tamam mı?"


"Sang Hyuk kim?"


"Ne o agasshi? Yoksa çocuğumun annesi de siz misiniz?"


Misa-Snow Flower


Adam sinirle kahkaha atmaya başladı. Byeol titriyor, adamın son cümlesi kulaklarında çınlıyordu. Kız sesi titreyerek konuşmaya devam etti:


"Siz.. siz.. Sang Hyuk kim? Ben sadece.. yıllar önce.. siz..."


"Duymak istemiyorum! Çık dışarı! Defoll! Söyle o pisliğe değil 2, 10 tane şube açtıracağım! Git buradan şimdi!!!"


Byeol oturduğu sandalyeye yapışmıştı sanki, zorla ayağa kalktı. Tae Woo aceleyle çekmecesinden ilacını çıkarmış içmeye çalışıyordu. Byeol orada daha fazla duramazdı, sendeleye sendeleye odadan çıktı..


Dışarıdakiler hiçbir şeyin farkında değildi. Jun Suh odadan çıkan kızda bir şeyler olduğunu anladı, ama yanına gitmeye cesaret edemedi. Kız kapıya doğru koşmaya başladı, birden durup oturduğu masaya bir tomar para bıraktı ve kafeyi terk etti...


"Yoksa çocuğumun annesi de siz misiniz?" cümlesi beynini bir matkap gibi deliyordu adeta. Yıllar önce istemediği çocuğunu hiç hatırlamamıştı, O çocuk adamın aklına bile gelmemişti.. Çocuk bir yana, yıllar önce doğmuş olan bir çocuğun varlığı, hayatını mahvettiği, belki de hala kendisini seven, anılarını kalbinde taşıyan o kadını hatırlatmamıştı bile adama.. bu adam insan değildi, babası da değildi artık..


"iki babam da öldü benim" dedi içinden. kalbi ağrıyordu, ağlasa rahatlayacaktı belki ama ağlayamıyordu, hiç ağlamamıştı bugüne kadar. böyle güçlü olmasa her şey daha kolay olacaktı belki de.. yavaş yavaş kaldığı pansiyonun yolunu tuttu sonra, her şeyi unutmak istiyordu sadece...


***


Bugün çok yorulmuştu Jun Suh, vücudunun yorgunluğu bir yana ağır stres altında çalışmış gibiydi, sebebini de bilmiyordu ama bugün kafede ağır bir hava vardı, ya da belki o öyle hissetmişti kim bilir.. Hava yavaş yavaş kararırken dar sokaklarda karınca hızıyla ilerlemeye başladı. Kardeşine ne diyecekti? "Paramı yarın alacağım söz" mü? Neyse bir şeyler bulacaktı artık.. Evine yaklaştıkça herkese teker teker selam vermeye başladı. Böyle kenar mahallelerde herkesin birbirini tanıması çok güzeldi, eski mahallelerinde kimse birbirini tanımazdı. Tabi böyle mahalle güzel bir yorum yapmak çok zordu ama Jun Suh iyimser olmaya çalışıyordu, "En azından sokakta değiliz"e kadar götürebilirdi bu durumu hatta.. Havaya baktı, bulutlar toplanıyor gibiydi. "Lütfen yağmur yağmasın" dedi içinden. Yağmur sözcüğü bile tüylerinin diken diken olmasına neden oldu birden..


Uzunca bir yokuşu çıkmaya çalışırken karşısına Jae Suk çıktı:


"Selam Robin, yorgun görünüyorsun.."


Choi Jae Suk


Jun Suh soluklanmaya çalışarak:


"Hem de çok yorgunum.." dedi.  "Bir an önce gidip uyumak istiyorum.."


"Yorucu işler böyle oluyor işte.. Aah bizim bar kapanmasaydı hepimiz çok rahat edecektik.."


"Sorma.."


"Bu kadar yoruluyorsun da, parası nasıl bu işin.. geçen ayın maaşını alabildin mi?"


Jun Suh dudağını büktü:


"Bu ayınkini bile alamadım.. Off ya hatırlatma ne olur, sinirlerim çok bozuk.."


Jae suk muzip bir gülüşle yaklaştı Jun Suh'ya:


"Benim bildiğim Robin her zaman hakkını alır, ister güzellikle, ister zorla."


Jun Suh zorla gülümsemeye çalıştı:


"Robin bu sefer güzellikle olsun istiyor, ama zorlarlarsa istemediği şeyler yapabilir yine, bu arada siz ne yapıyorsunuz? Ne zamandır görüşemiyoruz, Jung Woo nerelerde?"


Jae Suk gözlerini devirdi:


"Ben kronik işsizim biliyorsun, babamın dırdırından kaçtım şimdi de.. Jung Woo da bir şoförlük işi bulmuş sanırım, zengin bir kızın özel şoförü mü ne olmuş.."


Jun Suh başını salladı:


"Ah ah! Stars grubunun yıldızlarına bak sen, biri maaşını alamayan garson biri zengin çocuklarının şoförü, bir de işsiz! Ben gidiyorum dostum, kafam çok bozuk bu akşam.."


"Tamam" dedi Jae Suk "Görüşürüz, boş vaktinde takılalım, Robin'siz çetemiz çok boş dostum!"


"Tamam" diye bağıran Jun Suh yokuşu bitirmişti bile, iki katlı küçük evleri çıktı sonunda. Girişin üstünde oturuyorlardı, zaten giriş katta birilerinin oturduğunu görmemişti taşındığı günden beri.. Orasının ev olduğundan bile şüpheleniyordu bazen..


Kapıyı çalmasıyla beraber Jung Suh karşısında belirdi. Yüzünde merakla karışık bir gülümseme vardı. Jun Suh bitkin bir şekilde oturdu girişteki minderin üzerine. İçeriden elinde ramen tenceresiyle babaannesi çıktı birden:


"Hoş geldin oğlum. Gel hemen yemek ye soğumadan"


Jun Suh havayı koklaya koklaya sofraya yaklaştı:


"Hımm çok acıkmışım babaanne.."


Yanında oturan Jung Suh sonunda ağzındaki baklayı çıkardı:


"Oppa, para alabildin mi?"


Han Jung Suh


Jun Suh gülümsemeye çalıştı:


"Yarın vereceklermiş.. Hemen alır almaz sana getireceğim, iki gün var dememiş miydin hem? Korkma sakın.."


Genç kız dudağını büktü:


"Tamam."


Babaanne kıza dönerek:


"Oyuncaklara birkaç tane göz de sen dikseydin belki biraz para biriktirirdin.. Bütün gün elinde o telefonla aylak aylak gezip duruyorsun!"


Kim Soo Yeon


Jun Suh kardeşinin saçlarını karıştırdı:


"Sınavları var onun babaanne, stresli bugünlerde, bir şey deme sen."


kız suratını astı yine, hayal kırıklığı ve mutsuzluk gözlerinden okunuyordu adeta. Şu an sahte gülücükler saçan Jun Suh ise ondan hiç de farklı değildi, ama evin küçük, sorunlu çocuğu olabilme şansını yıllar önce yitirmişti maalesef..


"Umarım yağmur yağmaz" dedi gülümseyerek "Bulutluydu hava sanki.."


Jung Suh elleriyle yüzünü kapattı:


"Hayır olamaz.. Çatımız yapılmadan yağmur yağarsa yanarız!"


"O ev sahibi olacak adam bu kış da yaptırmasa çatıyı elimden çekeceği var!" dedi babaanne. Jun Suh gülümseyerek kolunu babaannesinin boynuna doladı:


"Aslan babaannem! Robin'in babaannesine de böylesi yakışır zaten!"


Cümlesini bitirir bitirmez duraksadı, hiç yoktan yere pot kırmıştı..


"Sana neden robin diyorlar oppa?" diye sordu Jung Suh. "Robin Hood diyor hatta Jae Suk oppa.."


Jun suh gülümsemeye çalıştı, kekeleyerek:


"Amaan" dedi, "Bizim çocukların şebekliği işte, hem Russell Crowe gibi adamım ben de, ne eksiğim var değil mi?"


"Russell Crowe ha, ahaha!"


Jun Suh'nun en korktuğu şey bu Robin Hood'luk olayının ailesinin kulağına gitmesiydi, bunun olmaması için elinden geleni yapacaktı..


***


Ft Island-Oh


Jun Suh'nun dilekleri kabul olmuştu, bugün hava hiç olmadığı kadar güneşliydi. Kampüste oturan üç genç kız çimenlere uzanmış bu güzel havanın tadını çıkarıyorlardı.


"Duydunuz değil mi?" dedi Ha Neul, "Harikasın dedi bana, hem de tüm sınıfın ortasında!"


"Derse gelmeden önce bu kadar hazırlanırsan tabii ki iltifat eder adam sana" dedi yanındaki kızlardan biri. "Diğer derslere uğradığın yok, söz konusu Min Hyung songseng olunca kendinden geçiyorsun."


"Senin de ruh eşin hocan olsaydı sen de kendinden geçerdin" dedi Ha Neul. "Hem bugün moralimi bozmaya kalkmayın sakın."


"Neden, bugünün ne özelliği var ki?"


"Bugün büyük gün, Min Hyung'a ona ne kadar aşık olduğumu itiraf edeceğim!"


Ha Neul'ın yanında çimlere uzanmış yatan iki kız birden doğruldular:


"Neeeee!"


"Doğru duydunuz, hem o da benden hoşlanıyor eminim, biz birbirimizi yıllardır tanıyoruz, babam da çok seviyor onu, ikimizden uygun bir çift düşünemiyorum.."


Kızlardan şişman olanı gülümsedi:


"Bence bizi kandırıyor, bugüne kadar hangi öğrenci hocasına olan platonik aşkını itiraf etmiş ki?"


Ha Neul yerinden doğruldu:


"Ben bir ilk olacağım, hem yanıma günlüğümü de aldım, günlüğün içindekileri okuyunca bana bir kez daha aşık olacak."


"Bir de günlüğünü mü okutacaksın?"


"Tabi ya ne sandınız? Aa Min Hyung geliyor, ona bir şey söyleyeceğimi söylemiştim, benimle konuşmaya geliyor, toz olun kızlar, bu akşam da hazır olun, sizi kutlamaya çağırabilirim!"


Kang Min Hyung


Kızlar şaşkın gözlerle Ha Neul'a bakarken kendilerine gelip oturdukları yerden kalktılar. gerçekten Min Hyung yanlarına geliyordu, geçtiği her adımda kendine hayran bir kız bırakarak hem de. Tüm kızlar gözlerini ondan alamıyorlardı, adeta dizilerde arkasından ışıklar saçılan jönler gibiydi. Hem böylesine yakışıklı, hem de akıllı ve nazik bir insan olması zaten onu ancak dizilerde rastlanabilecek bir karaktere çeviriyordu.


"Selam Ha Neul" dedi nazikçe. "Benimle bir şey konuşacağını söylemiştin, 15 dakika sonra derse girmem lazım, konuşalım mı şimdi?"


"Tamam" dedi Ha Neul." "Ama biraz uzaklaşalım buradan olur mu?"


"Peki" dedi Min Hyung.  "Baban nasıl bu arada, uzun süredir yanına uğrayamıyorum."


"İyi iyi" dedi kız, şu an babası hakkında konuşacak durumda değildi, aklından ona söyleyeceği cümleleri geçiriyordu sürekli.


Kampüsün dışına doğru yürümeye başladılar. Çıkış kapısına yakın bir yerde durdular.


"Seni dinliyorum" dedi Min Hyung.


"Iııı, nasıl başlasam bilmiyorum aslında.." Ha Neul'un sesi titriyordu, yıllardır her gece prova yapmasına rağmen tüm söyleyeceklerini unutmuştu bir anda:


"Yani, biliyorsun, biz birbirimizi yıllardır tanıyoruz, sen.. Yani bu okula gelmeden, asistan olmadan önce de arkadaştık, hem de yakın arkadaştık.."


"Evet" dedi Min Hyung, bir yandan gözü saatteydi, derse geç kalmak istemiyordu.


"Ne söyleyeceğimi anlamışsındır sanırım, ama benden duymak istersin yine de, Allahım bu kadar zor olacağını düşünmemiştim.."


Kız zorla gülümsemeye çalıştı, Min Hyung hala saate bakıyordu:


"Seni dinliyorum Ha Neul, dersim var dedim ya.. zamanın kısıtlı.."


Bu çocuk hep böyleydi, ders deyince akan sular duruyordu onun için.


"Seni seviyorum" dedi Ha Neul bir çırpıda. "Hem de yıllardır.. Kimsenin sevemeyeceği kadar çok seviyorum hem de.."


Gözü saatte bekleyen Min Hyung donakaldı birden, onun yerinde başka biri olsaydı bu sözleri çok önceden tahmin ederdi, o da etmişti belki, ama kızın bunları böylesine açıkça yüzüne söyleyebileceği ihtimalini aklına getirmediği için kalakalmıştı o anda. Ha Neul için zaman durdu, sesler sustu, herkes dondu.. bir tek Min Hyung yaşıyordu sanki.. Çocuğun gözlerinin taa içine baktı, tek beklediği şey o kelimeydi: "Ben de.."


"Benn.." dedi Min Hyung, "Çok şaşırdım, yani hiç beklemiyordum.."


Ha Neul çantasını açmaya çalıştı, günlüğünde yazanları okuyunca Min Hyung'un tüm şaşkınlığı da, aklındaki soru işaretleri de yok olacaktı zaten..


"Ama olmaz" dedi Min Hyung. Ha Neul eli çantasında kaldı öylece.


Model-Pembe Mezarlık


Çocuğa döndü:


"Hımm?"


"Yani.. Ben.. Sen benim için öyle biri değilsin Ha Neul. Hiç düşünmedim ikimizi o şekilde."


Şaşkınlığı atlatan kızın gözleri dolmaya başlıyordu, titreyen sesiyle:


"Başkasını mı seviyorsun?" dedi.


"Hayır" dedi çocuk. "Kesinlikle öyle bir şey yok.. Ben.. Çok çok özür dilerim.. Beni hiç üzmek istemiyorum ama.."


Artık gözyaşlarını tutamayan Ha Neul bağırmaya başladı:


"Üzüyorsun ama!!!"


Min Hyung sustu, söyleyecek sözü yoktu artık.. Kız, sakinleşmeye çalıştı:


"Biraz düşünsen, belki düşününce kararın değişir, ben.. Çocuk değilim, bir çocuğun öğretmenine aşkı değil benim yaşadığım, ben seni o masada pasta yerken gördüğüm günden beri seviyorum.."


Min Hyung acı çekiyordu o anda, yüzünün aldığı şekilden tüm hissettikleri belli oluyordu. Ne derse desin bu kız çok üzülecekti belliydi, o yüzden kesin konuşmaya karar verdi:


"Ben seni sevmiyorum Ha Neul, özür dilerim ama ikimizi asla bir arada düşünmedim, lütfen affet beni.."


Ha Neul hıçkırarak hatta haykırarak ağlamaya başladı, gözyaşlarına engel olamıyordu. Hiçbir şey söylemeden koşarak okulun kapısından çıktı, önüne bakmadan koşuyordu. Paniğe kapılan Min Hyung kızın peşinden koşmaya başladı.


Arkasını dönen Ha Neul:


"Orda kal!" diye bağırdı. "Sakın gelme peşimden, sakın!"


Min Hyung olduğu yerde kaldı, kızsa dönüp deli gibi koşmaya devam etti, böyle koşarsa ya düşüp yaralanacaktı ya da bir arabanın önüne atlayacaktı, aslında kızın da istediği buydu tam olarak.. deli gibi koşarken gözyaşları içinde kendi kendine söyleniyordu:


"Yaşamak istemiyorum artık, özür dilerim baba, özür dilerim.."


Ft Island-One Word


-1. Bölüm sonu-


Notlar:


1) Haneul Korece gökyüzü anlamına gelmektedir.


2) Byeol Korece yıldız anlamına gelmektedir.


1. Bölüm: Yaşamak istemiyorum artık..

çok yakında..

15 Ağustos 2011 Pazartesi

 


5. Bölüm


Posted on 27 Mayıs 2011 by hikaruivy





“Baktın hayatın tadını çıkaramıyorsun, tadını kaçıranı hayatından çıkar!”

Bob Marley

Ayça güneşli bir sabaha uyandı. Gerinerek kollarını uzattı. Sonra gülümseyerek gözlerini açtı. Güzel bir gün onu bekliyordu.

Bir önceki geceyi hatırladı: Cidden çok eğlenmişti. Han Seul’le Hae In’in evinin kapısı önünde vedalaşırlarken Moon Jee ve Hae In’le karşılaştıkları an, hepsi için büyük bir şok olmuştu! Ama ilk andaki şaşkınlığı üzerlerinden attıktan sonra neşeleri yerine gelmiş, Moon Jee’nin evindeki muhteşem ziyafetin keyfini çıkarmışlardı. Sonra karaoke bara gidilmişti. Ayça için ilginç bir deneyim olmuştu bu; çünkü genç kız ilk kez karaoke bara gidiyordu! Moon Jee bunu duyunca şaşkınlıktan nerdeyse kafayı yiyecekti:

“Nasıl yaa? Sen nerde yaşıyordun kızım, ayda falan mı? Karaoke bara nasıl gitmezsin?”

“Bizde o kadar yaygın değildir ki…” diye dudak büktü Ayça. Sonra içinden: “Ayrıca ben tıp okudum oğlum, barlarda sürtmeye vaktim var mıydı sanki?” diye geçirmeden edemedi.

Ama ortama çabuk adapte oldu genç kız: Hae In ve Moon Jee’nin birlikte son dönemlerin popüler bir şarkısını söylemesinden sonra mikrofonu eline aldı; ve I will survive’ı söylemeye başladı:

“First I was afraid / I was petrified

i kept thinking i could never live without you by my side
but then i spent so many nights
just thinking how you’ve done me wrong
i grew strong
i learned how to get along”

Özellikle “well now go / walk out the door” kısmını söylerken San Young’u bacaklarına yapışmış yalvarırken hayal ediyordu! Ayça şarkısını söylerken yüzüne zalim bir sırıtış geldiğini gören Moon Jee gülerek bağırmaya başladı:

“Süpersin Ayça-sshi, way to go adamım!”

Han Seul ise Ayça’nın yüzündeki zalim ifadeyi görünce bir an onun kokteylde yaptıklarını hatırlayıp ürpermeden edemedi: Normal haliyle tatlı, sakin bir kızdı ama tersi çok pisti bu Ayça’nın.

Ayça şarkısını bitirince Hae In, Han Seul’e döndü:

“Hadi Han Seul-sshi, sıra sende!”

“Ah, benim sesim çok kötüdür, ben söyleyemem,” dedi Han Seul nazik bir gülümsemeyle, ama hem Hae In, hem de Moon Jee iki yandan ona yüklenmeye başladılar:

“Ne olacak canım, biz de öylesine söyledik işte…”

“Olmaz Hyung, sıra sende! Oyunbozanlık yapmak yok!”

Sonunda Han Seul ısrarlara dayanamadı; mikrofonu eline alıp She’yi söylemeye başladı. Ama daha ilk notadan detone olmaya başlamıştı bile! Diğer üç genç ilk anda kibarlık edip bir şey demeden dinlemeye çalıştılar, ama Han Seul nakarata gelip “She may be the reason I surviveeeee!” diye tiz bir sesle bağırınca hepsi birden aynı anda koptular! Hae In:

“Keşke bu kadar ısrar etmeseymişiz,” dedi gülerek, “Şarkı söylemek istememesinin haklı bir nedeni varmış…”

“Eğer kardeş olduğunuzu bana şimdi söyleseydiniz asla inanmazdım,” diye güldü Ayça da, “Galiba sesle ilgili ailedeki bütün yetenekleri sen almış, abine bırakmamışsın!”

Moon Jee bir kahkaha patlattı:

“Hımm, o benden önce doğduğuna göre teorik olarak bu pek mümkün gözükmüyor… Ama haklısınız sevgili bayanlar, abimde müzik kulağı sıfırdır!”

“YA! Söyle dediniz söyledik işte,” dedi Han Seul, ve yarı şaka- yarı kızgın, sert bir hareketle mikrofonu Moon Jee’nin göğsüne vurur gibi ona uzattı. Moon Jee sırıtarak aldı mikrofonu:

“Üzülme Hyung, senin de benden daha çok kasın var. Bak ben seni hiç kıskanıyor muyum??”

Kızlar yine gülmeye başlarken Moon Jee sahneye geçmişti bile. Hae In:

“Hadi şöyle güzel bir K-pop veya J-rock parçası söyle!” diye ellerini çırptı. Moon Jee ise oyunbaz bir gülüşle:

“Hayır hayır,” diye parmağını salladı, “Sürekli onlarla iç içeyiz zaten Hae In-ah… Bugün size hayattaki rol modelim olan adamdan bir şarkı dinleteceğim!”

“Kimmiş o, Garfield mı?” diye sırıttı Han Seul alaycı alaycı. Moon Jee dudak büktü:

“Kardeşini hiç tanımıyorsun, di mi Hyung? Cık cık cık, dalga geçmeden önce azıcık bilgi sahibi ol! İşte şarkı geliyor!”

Böyle deyip şarkısını ayarladı; ve odayı çok tatlı bir reggae melodisi doldurdu. Ayça neşeyle ellerini çırptı:

“Oh! Ben bunu biliyorum! Bob Marley bu!”

Bob Marley – One Love

Gerçekten de Moon Jee söylemek için “One Love”ı seçmişti. Neşeyle şarkısını söylerken, bir yandan da sağa sola sallanıyordu:

“one love! one heart! (tek aşk! Tek kalp!)
let’s get together and feel all right. (Haydi bir araya gelelim ve iyi hissedelim)
hear the children cryin’ (one love!); (çocukların bağırışını duyun: tek aşk!)
hear the children cryin’ (one heart!), (çocukların bağırışını duyun: tek kalp!)
sayin’: give thanks and praise to the lord and i will feel all right; (diyorlar ki: tanrıya şükranlarımızı sunalım ve böylece iyi hissedeceğim)
sayin’: let’s get together and feel all right. wo wo-wo wo-wo! (diyorlar ki: haydi bir olalım ve iyi hissedelim)”

Diğer üçlü de bu neşeli şarkıya yüzlerinde gülücüklerle tempo tutarak eşlik ederken, Ayça içinin mutlulukla dolduğunu hissetti: San Young yüzünden hayatı mahvolduğundan beri ilk kez, ilk kez kendini gerçekten mutlu hissediyordu. Sahnede şarkısını söyleyen Moon Jee’ye baktı: Bu neşeli çocuğun yanında birkaç dakika durunca bile insanın morali düzeliyordu! Sonra bakışları Hae In’e kaydı: Bu sıcakkanlı, tatlı kızı daha çok az tanıdığı halde çok sevmişti. En sonunda, Han Seul’e bakarken bu defa kokteyl gecesinde, yangın çıkarmak için kendisine nasıl yardım ettiği geldi aklına. Genç kızın içi minnetle doldu, gözleri nemlendi. Perdeleri tutuşturup çocuksu bir neşeyle Ayça’nın elinden tutarak: “Yangın vaaar!” diye koşan Han Seul ne kadar da sevimliydi!

Ayça birden, bu üçlüye inanılmaz derecede bağlandığını hissetti: Evet, belki Kore macerası pek de iyi başlamamıştı ama, en azından bu üç insanla tanışabildiği için kendini acayip derecede şanslı hissediyordu.

Ayça yüzünde hâlâ bir gece öncesinin güzel anlarının yarattığı gülümsemeyle yataktan kalktı, banyoya geçti. Yüzünü yıkayıp üzerini değiştirdikten sonra çantasını alıp hemen kendini evden dışarı attı: Bugün çok işi vardı!

Genç kız bir süre daha Kore’de kalmaya karar vermişti. Nasıl olsa artık parası vardı; ayrıca Han Seul çalışma iznini halledeceğine dair söz vermişti. Ama hepsinden önemlisi, annesi ve babasıyla yüzleşmek için kendini hâlâ hazır hissetmiyordu.

O yüzden bugün kiralık ev arayacaktı. Daha sonra iş de bakmaya başlayacaktı. Hae In başhekimle tekrar görüşeceğini söylemişti, ama Ayça ne olur ne olmaz diye başka yerlerle de konuşmak istiyordu.

Emlakçıya giderken yol üzerinde bir cafeden gelen pişmiş poğaça kokusu genç kıza birden ne kadar aç olduğunu hatırlattı. Ayça bir an durakladı, sonra neşeli bir şekilde cafeden içeri girdi: Önce karnını doyurmaya karar vermişti. Acelesi yoktu nasıl olsa, evler kaçmıyordu ya!

Az sonra bir fincan çay eşliğinde sıcacık kruvasanları midesine indirirken kendini oldukça keyifli hissediyordu. Cafede bir de gazete standı vardı; günlük gazete ve dergilerden hemen hepsi sıralanmıştı. Ayça neşe ve merakla birkaç gazeteyi eline aldı. Kendisiyle ilgili haber var mı merak ediyordu.

Daha ilk sayfada sarı peruklu fotoğrafını görünce keyifle sırıttı: Yolda gördüğü bir köpekle oynarken çekilmiş fotoğrafını basmışlardı. Altında ise: “Prenses sıcak tavırlarıyla Kore halkının gönlünü kazandı” yazıyordu. Ayça neşeyle güldü.

Ama ikinci sayfaya geçer geçmez gülüşü dudaklarında dondu: Sosyete haberlerini veren köşede, San Young ve nişanlısının fotoğrafını görmüştü! Fotoğrafla ilgili haberde de “Yaz sonunda düğün var…” yazıyordu.

“Hımm, sosyete haberlerini mi okuyorsun? Ben sana söyleyeyim, Paris Hilton bu sene de Kore’ye gelmiyor!”

Hemen kulağının dibinde çınlayan neşeli bir sesle yerinde zıpladı Ayça. Daha o bir şey demeye kalmadan, Moon Jee elinde kahve ve bir kekle teklifsizce gelip masasına oturmuştu bile.

“Günaydın Ayça-sshi! Bakıyorum sen de bizim mahallenin en güzel cafe’sini hemen keşfetmişsin…”

Ayça az önceki şoku üzerinden atıp kendini gülümsemeye zorladı:

“Yaa, evet, öyle oldu… İçeriden yükselen güzel kokulara karşı koyamadım!”

“Öyledir, buranın çörekleri çok lezzetlidir,” dedi Moon Jee kekinden kocaman bir parça ısırırken. Sonra ağzı dolu dolu, Ayça’nın önündeki gazeteyi işaret etti:

“O kızı tanıyorum ben! Benim okulumda, birlikte ekonometri dersi alıyoruz…”

“Kimi, şu yazın evlenecekler haberi olan kızı mı?” dedi Ayça şaşkınlıkla. Moon Jee kafasını salladı:

“Evet ya, o kız benim alt dönemim.”

“Nişanlısını da ben tanıyorum: Benim eski sevgilim!” dedi Ayça alaycı bir sesle. Moon Jee’nin ağzına attığı kek birden boğazına kaçtı! Genç çocuk öksürüp kendine gelmeye çabaladı, sonra:

“Vuhaaa! Tesadüfün de bu kadarı!” dedi heyecanla, “Bu gidişle korkarım yakında kardeş çıkıcaz Ayça-sshi!”

Ayça onun bu lafına gülmeden edemedi. Ama hemen sonra yüzündeki gülümseme yeniden silindi. San Young’u düşündükçe hâlâ canı acıyordu. Genç kızın gözlerinin yeniden nemlendiğini fark eden Moon Jee bir an üzüntüyle baktı ona. Sonra birden aklına gelen şeyle heyecanlandı:

“Oooo, o zaman bak şimdi söyleyeceğim şey senin keyfini yerine getirir: Geçenlerde senin bu eski sevgili başbakanın önünde altına yapmış! Rezil olmuş rezill!”

Ayça birden gülmeye başladı. “Biliyorum… Haberim var…”

“E kızım o zaman daha ne üzülüyorsun?? Böyle mal bir heriften kurtulduğun için şansına şükretmelisin!” diye sırıttı Moon Jee. Ayça ise gülümsedi, bir şey demedi. San Young’un başına gelenlerin kendi marifeti olduğunu Moon Jee’ye anlatıp zavallı çocuğu dehşete düşürmek istemiyordu.

“Eee, kahvaltıdan sonra ne yapıyorsun?” dedi Moon Jee. “Baksana, işin yoksa benle koşmaya gelsene…”

“Koşmaya mı?”

“Evet, spor yapacağım. Hem beden hem de ruh sağlığı için açık havada koşmak en iyisidir, insanın acayip moralini düzeltir!” dedi Moon Jee sırıtarak. Ayça bir an:

“Ama ben ev bakmaya gidecektim…” diye itiraz edecek oldu; ama Moon Jee hemen lafı ağzına tıkadı:

“Koştuktan sonra beraberce gideriz… Hadi ama, nazlanma!”

“Eh… Peki madem…” dedi Ayça da mecburen. Moon Jee: “Süper! Hadi o zaman, bir an önce ye yemeğini, fazla sıcağa kalmayalım,” deyip kendi önündekilere yumulmuştu bile. Bir yandan da ağzı dolu dolu Ayça’ya: “E hadi! Çabuk çabuk ye!” diyordu. Ayça şaşkınca: “Ta-tamam…” diye kekeleyip kruvasanından koca bir lokma ısırdı. Koşma işini kabul ettiğine şimdiden pişman olmuştu bile: Bu çocuğun enerjisine yetişebilecek gibi görünmüyordu!


Hae In küçük bir hastasını uğurlamak üzereydi:

“Bundan sonra terli terli su içmek yok, tamam mı Chae Ra? Annenin sözünü dinleyeceksin…”

Ufaklık “tamam, ama bana şekey vey,” diye avcunu uzattı. Hae In gülerek masasının üzerindeki şeker kavanozundan bir tane yaldızlı pakete sarılmış şeker çıkartıp çocuğa verdi: “Buraya sırf bunlardan almak için geldiğini biliyorum! Ama bir daha üşütürsen iğne yapmak zorunda kalacağım Chae Ra-yah!”

Chae Ra ve annesi odadan çıkarken Hae In hâlâ kendi kendine gülüyordu. Çocuklarla uğraşmak hem eğlenceli, hem de çok zor bir şeydi!

“Doktor hanım, eski bir hastanız sizi ziyarete geldi, acaba müsait misiniz?”

Hae In heyecanla başını kaldırdı: Kapıda Han Seul yüzünde neşeli bir gülümsemeyle ona bakıyordu!

“Ah, lütfen girin Han Seul-sshi!” dedi Hae In heyecanla. “Sanırım dikişlerinizin alınması için geldiniz…”

“Evet, onun için geldim,” dedi Han Seul içeri girerken. “Ama bu sizli-bizli konuşmak da ne oluyor? Dün akşam karaoke barda şarkı söyleyişimi eleştirirken gayet samimiydin oysa!”

“Ah, doğru…” diye güldü Hae In. Sonra genç adamın gözlerine baktı, gülerek: “O halde hoşgeldin!” dedi, “Nasıl, şimdi oldu mu?”

“Evet, daha iyi,” diye sırıttı Han Seul ve gömleğinin kolunu sıyırmaya başladı. Bir yandan da: “Ee, görüşmeyeli nasılsın?” diye sordu. “Hayat nasıl gidiyor?”

“Duyan da bir aydır görüşmediğimizi zannedecek,” diye güldü Hae In, “Daha dün gece birlikte karaoke yapıyorduk Han Seul-sshi!”

“Yapma yahu, o dün gece miydi?” diye sırıttı Han Seul şakayla karışık. Sonra abartılı bir biçimde içini çekti: “Vay beee… Zaman hızlı geçiyor diyenlere inanmamak lâzım…”

Hae In sevimlice güldü. “Bakıyorum bugün çok neşelisin…”

“Neşeliyim elbette! Dün önemli bir işi yüzümün akıyla tamamladım ve bugünü kendime tatil ilân ettim!” dedi Han Seul neşeyle. “Gün boyu kendimi sokaklara vurup gezip tozacağım! Hatta bir sokak lokantasında soju içip sarhoş olacağım! Vay bee, bayaa iyi bir gün beni bekliyor…”

Han Seul keyiften gözleri parlayarak geçireceği güzel günü anlatırken zavallı Hae In’in de ağzının suyu akmıştı. Üzüntüyle içini çekti.

“Benimse gün boyu burada olmam gerekiyor…”

“Eğer kaçabilirsen gel seni de götüreyim?” dedi Han Seul muzipçe. “Bu güzel günde bana eşlik et. Hatta okyanus kenarına bile gidebiliriz! Ne dersin?”

Hae In birden heyecanlandı. Han Seul’le bütün bir günü birlikte geçirmek… kulağa ne kadar hoş geliyordu! Ama hemen sonra üzüntüyle başını salladı:

“Olmaz… Klinikte yeterli doktorumuz yok, o yüzden burdan ayrılamam…”

“Ah… Çok yazık,” dedi Han Seul. Bir süre ikisi de konuşmadılar. Hae In dikkatlice dikişleri alırken Han Seul, içinden “acaba Ayça’yı sorsam ayıp olur mu…” diye geçiriyordu. Aslında gününü Hae In’le değil, Ayça’yla geçirmeyi tercih ederdi, ama Hae In de sevimli bir kızdı; o yüzden genç adamın onunla gezip tozmaya da bir itirazı yoktu. Ayrıca bir kızı tavlamak istiyorsanız, onun yakın arkadaşlarıyla da iyi geçinmeniz gerekir. Han Seul bu kuraldan haberdardı elbette.

Yine de genç adam, Ayça’dan bahsetmeden edemedi:

“Bu arada, Ayça’nın çalışma izni işiyle hemen yarın ilgilenmeye başlayacağım. Çok uzun sürmeyeceğini umuyorum.” Sonra neşeli bir tavırla Hae In’e göz kırptı: “Belki o zaman senin de daha çok boş vaktin olur, bol bol gezersin. Böylece benim aylak günümü kıskanmana gerek kalmaz!”

Hae In burukça gülümsedi: “Eh, heralde öyle olur…” Ama genç kız aslında bugün Han Seul’le gezinti yapma fırsatını kaçırdığı için fena halde üzülmüştü.

O sırada muayenehanenin kapısı açıldı: Kapıda, kliniğin doktorlarından, doğum iznine ayrılmış olan Seung Mi’nin güleç yüzü göründü:

“Hae In-ah! Nasılsın canım??”

“Ah, Seung Mi Unni! Sen nerden çıktın?” dedi Hae In heyecanla ve gidip kapıdaki doktor kadına sarıldı. “Hoşgeldin! Nasılsın? Bebek nasıl?”

“Bebek çok iyi de, ben evde oturmaktan sıkıldım artık!” diye güldü kadın. Hae In şaşkınca mırıldandı:

“Öyle mi? Oysa biz seni daha birkaç hafta beklemiyorduk…”

“Valla şekerim, sürekli bebek bezi değiştirme, bebek uyutma, emzirmeyle geçen günler beni buradakinden daha çok yordu!” deyip bir kahkaha attı Seung Mi. Sonra karşısındaki genç kızın ellerini tutup şakacı bir tavırla ekledi: “Ayrıca işittiğime göre bu aralar kendini çok yoruyormuşsun… O yüzden hazır ben bugün buradayken seni izne gönderiyorum!”

“N-nasıl yani?” dedi Hae In heyecanla. Seung Mi:

“Yani bugünlük izinlisin, eve git ve iyice dinlen!” dedi gülerek. Sonra gözü, az ötede merakla ikisini dinlemekte olan Han Seul’e kaydı ve çapkın bir gülümsemeyle:

“Ya da eve gitme… İçerideki gibi yakışıklı bir adamla güzel bir gün geçir!” deyip bir kahkaha attı. Hae In kıpkırmızı olmuştu: “Unni…” diye mırıldanırken Seung Mi çoktan dışarı çıkmıştı bile:

“Hadi ben kaçtım! Sana iyi gezmeler!”

Hae In kapıyı kapatıp yeniden Han Seul’e döndüğünde yüzündeki mahcubiyeti gizleyemiyordu.

“Seung Mi Unni böyledir işte… Onun adına özür dilerim senden…”

“Özür dileyecek bir şey mi var?” diye güldü Han Seul. “Noona bana yakışıklı dedi, bunun neresi kabahat olabilir ki?”

Hae In de gülümsedi, “doğru ya…” Sonra cesaretini topladı; Han Seul’ün gözlerinin içine baktı:

“Bu arada eğer az önceki teklifin geçerliyse, sanırım artık sana eşlik edebilirim gibi görünüyor!”

“Tabii ki geçerli!” dedi Han Seul neşeyle. Sonra ayağa kalktı: “Haydi o zaman, günümüzü burada oturarak harcamayalım, değil mi?”

Hae In de “tamam” diye başını sallayıp hemen üzerindeki doktor önlüğünü çıkardı, çantasını alıp Han Seul’ün arkasından koşturdu. Genç kız ayağına kadar gelen bu fırsata inanamıyordu! Neşeyle gülerek kapıyı çekti.


Bobby McFerrin – Don’t worry be happy

Ayça’nın artık bir adım daha atacak hali kalmamıştı. Olduğu yere çöküverdi.

“Ben bittim! Ölüyorummm!”

Moon Jee şaşkınlıkla arkasını döndü. Daha koşmaya başlayalı yirmi dakika bile olmamıştı. Ayça’nın başucuna gelip kızın kollarından çekiştirmeye başladı:

“Haydiiii, haydi ama Ayça! Sen ne kadar kof çıktın böyle?? Daha yeni başlıyoruz!”

“NE?! Saçmalama, ben aylardır böyle spor yapmıyorum!” diye soluk soluğa konuştu Ayça. Zavallının yüzü koşmaktan kıpkırmızı olmuştu. Moon Jee, çömezinin yeteneksiz çıktığını anlayan kung fu ustası edasıyla içini çekti.

“Anlaşıldı, senden iş çıkmayacak… Zaten kabahat bende; hem yaşlı, hem de şişko bir kızdan nasıl bir performans bekliyordum ki?”

“NEYYY??!!! O son cümleni tekrar et bakayım!”

Ayça’nın öfkeli gözleriyle göz göze gelince Moon Jee birden ürperdiğini hissetti. Gülmeye çabalarken:

“Ben… sadece seni gaza getirmeye çalışıyordum Ayça-sshi! Bir Çin büyüğü demişti ki: “obezlere şişko deyip onları motive etmek lâzım!” Ahahaha!”

“Obez miiii??? Yuuhhhh! Manyak mısın oğlum sen?!” diye bağırdı Ayça. Onun kızgın bir boğa gibi burnundan soluduğunu fark eden Moon Jee ise çenesini kapatıp kaçmanın daha iyi bir fikir olduğunu çoktan anlamıştı bile! O tabanları yağlamış koşarken Ayça da az önceki yorgunluğunu unutmuş, Moon Jee’nin peşinden koşturmaya başlamıştı: “Ne obezi bee?! Siz hepiniz Afrikalı çocuklar gibi açlık sınırında yaşıyorsanız ben n’apayım ulan?? Çabuk o lafı geri al!”

Moon Jee önde, Ayça arkada, iki çocuk uzunca bir süre koşturdular. Nihayet, güzel bir parktan geçerlerken Ayça artık dayanamadı; soluk soluğa durup önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra da olduğu yerde toprağa uzanıverdi! Bu sefer hakikaten pili bitmişti. Moon Jee de yorulmuştu, ama erkekliğe leke sürdürecek değildi. Yüzünde muzip bir sırıtmayla Ayça’nın başucuna geldi, elindeki su şişesiyle yerde yatan genç kızın kafasına vurdu:

“Tak tak! Evde kimse var mı? Ben yaşlı ve şişko bir bayanı aramıştım…”

“Kapa çeneni yoksa ölümün benim elimden olacak çocuk…” diye dişlerinin arasından tısladı Ayça başını bile kaldırmadan. Moon Jee ise onun tüm bu kabadayılığına karşın gücünün tükendiğini anlamıştı, o yüzden gelip Ayça’nın hemen yanına oturdu. Muzipçe onu süzmeye başladı.

“Ama kabul et, moralin yerine geldi,” diye sırıttı. “Artık sabah cafedeki gibi eski sevgilini düşünüp dertlenmiyorsun! Ne de olsa, fiziksel acı, her zaman ruhsal acılar için birebirdir!”

“Sen susacak mısın…” dedi Ayça yine yerde yatmaya devam ederken. Moon Jee bir kez daha onun kafasına vurdu:

“Sen de ne küstah bir şey çıktın böyle?? Ben sana burda manevi bir dünyanın kapılarını açıyorum, senin söylediğin sözlere bak… Halbuki “yüce guru, muhteşem insan, saygıdeğer Moon Jee üstad” deyip beni el üstünde tutmalıydın!” Sonra bilgiç bir edayla parmağını salladı: “Ama ben bunun böyle olacağını biliyordum: Bir Çin atasözü der ki “mavi gözlüler sinsi olur”, mavi gözlü insandan korkacaksın arkadaş!”

“Atma bir kere, Çinli’lerde mavi göz mü var ki öyle bir atasözü olsun,” deyip yerinden doğruldu Ayça. “Onun aslı bir Türk atasözüdür. Ve kısa boylular için söylenir!”

“Yapma yahu? Emin misin? Hımm, tuhaf şey doğrusu, Çin atasözü olduğundan nerdeyse emindim…” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra az ötedeki bir cafeye gözü ilişti. Arap esintili, giriş kapısında piramitler ve hiyeroglifler şeklinde süslemeler olan, belli ki bir Mısır cafe’siydi bu cafe. Moon Jee sırıtarak Ayça’yı bir defa daha dürttü: “Hadi kalk da şu karşıdaki cafede bugünki üstün performansının ödülü olarak sana bir çay ısmarlayayım bari…”

“Beni buradan kaldırman için bir vinç getirmen gerekecek…” dedi Ayça ve bu defa da toprağa sırt üstü uzandı. Moon Jee’ninse pes etmeye niyeti yoktu: “Hadiiii, tembellik etme! Bak sizin oraların çayından ısmarlayacağım! Hadi dediiiim!”

“Mısır nereee, Türkiye nere? Senin lisede coğrafyan kaçtı?”

“Öfff, hadi ama, uzatma! Bak gelmezsen seni burda bırakıp ben tek başıma gidiyorum!”

Böyle deyip yürümeye başladı Moon Jee. Ayça ise gülerek arkasından seslendi:

“Tamam tamam, dur! Geliyorum!”

Genç kız güçlükle ayağa kalktı, yürümeye başladı. Moon Jee’ye yetişince bu defa da o, genç çocuğun kafasına bir şaplak attı: “Bir daha bana şişko ve yaşlı deme!”

“Tamam noona!” diye sırıttı Moon Jee ve elini başına götürdü: “Off, acıdı yav… Sen bu ağır ellerle nasıl doktor oldun, anlamadım valla…”

“Hadi hadiiii!” deyip onu çekiştirdi Ayça. Her şeye rağmen yüzüne kocaman bir gülümseme gelip yerleşmişti. Bu şirin ufaklık insanın hakikaten de moralini düzeltmek için birebirdi.


Bigbang – Sunset Glow

Han Seul ve Hae In’se aynı anda Seul’ün bir başka köşesinde, bu güneşli günün tadını çıkarmakla meşguldüler: Bir Pazar yerini gezmeye başlamışlardı; bir yandan sokak satıcılarından aldıkları pirinç keklerini yerken, bir yandan da tezgahlardaki ilginçlikleri çocuklar gibi birbirlerine gösterip eğleniyorlardı. Hae In’in gülümsemekten yanakları ağrımıştı; neşeyle yanıbaşındaki Han Seul’e döndü:

“Belki de yıllardır bir pazar yerini gezmemiştim Han Seul-sshi! Ne kadar eğlenceli olabildiğini unutmuşum…”

“Bense bayılırım pazar yerlerine!” diye sırıttı Han Seul ve az ilerideki tezgahta duran kocaman bıyıklı bir balığı işaret etti: “Baksana şuna! Aynen bizim savunma bakanına benziyor! Şimdi bu balığı gördükten sonra insanın gününün güzel geçmemesi mümkün mü??”

Hae In bir kahkaha attı. Han Seul’ün kalıplı görüntüsünün ardında, aslında en az kardeşi kadar komik ve çocuksu olduğunu anlamıştı.

Moon Jee aklına gelince gülümsemeden edemedi genç kız. Sonra hâlâ üzerinden atamadığı bir şaşkınlıkla yanındaki adama baktı:

“Bu arada senin Moon Jee’nin ağabeyi olmana hâlâ inanamıyorum!” dedi. “Moon Jee seni dilinden düşürmez: Yok ağabeyim şöyle yakışıklıdır, yok böyle akıllıdır, şöyle iyi dövüşür… Bunca zamandır ondan duyduğum kişiyle böyle bir tesadüf eseri tanışmak benim için inanılması güç bir olay…”

“Evet ya, ben de bizim ufaklığın senden bahsettiğine şahit oldum,” dedi Han Seul neşeyle. Hatta dilinin ucuna Moon Jee’nin Hae In’i hülyalı gözlerle çok hoş ve seksi diye anlattığı da geldi, ama son anda dilini tutmayı başardı; belli ki Hae In’in henüz Moon Jee’nin kendisine olan duygularından haberi yoktu ve genç adam boşboğazlık edip de kardeşinin sırrını elevermek istemiyordu. Konuyu değiştirmek için gülümsedi:

“Eee, nasıl bari, Moon Jee’nin anlattığı kadar var mıymışım? Yoksa bizimki fazla mı abartmış?”

Hae In bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi:

“Şey… sanırım az bile söylemiş…”

Han Seul şaşırarak ona baktı. Genç kızın kızarmış bir yüzle bakışlarını kaçırdığını fark edince gülümsemeden edemedi. “Eh, ne yapalım ufaklık, genç kızlar hâlâ senden önce beni tercih ediyor,” dedi içinden. “Ama korkmana gerek yok, Hae In-sshi’yi elinden alacak değilim…”

Yine de Hae In gibi güzel bir kızla gezinmek hoşuna gitmişti genç adamın. Ne zamandır date’e çıkmamış olduğunu düşündü bir an. Sonra içi sızlayarak anımsadı:

Jun Hee gittiğinden beri hiçbir kadınla ilgilenmemişti ki…

Beynine bir anda üşüşen anıları geri göndermeye çabalarken yanındaki genç kıza dönüp çabucak gülümsedi. Sonra az ilerideki bir takı tezgahını işaret etti:

“Biraz da şuraya bakalım mı? Siz kızlar seversiniz böyle şeyleri…” Hae In’se bir an tereddüt etti:

“Sevmesine severiz de… Sen sıkılmayasın?”

“Neden sıkılacakmışım? Ben de severim,” dedi Han Seul. Ama Hae In ona inanmaz bir tavırla bakınca güldü: “Tamam tamam, itiraf ediyorum, pek de sevmem… Ama şimdi içimden geldi; bakmak istiyorum. Belki ben de deri bir bileklik alırım…”

“O zaman anlaştık,” diye güldü Hae In ve tezgaha yanaştı. Merak ve beğeniyle tezgahtaki kolye uçlarını, yüzükleri incelemeye başladı. Sonra içlerinden biri dikkatini çekti, merakla eline aldı. Gülen bir güneş kolyesiydi bu. Han Seul kolyeyi onun elinden aldı:

“Hımm, hiç fena değil… Sade ama zarif… Zevkli bir insansın Hae In-sshi…”

“Teşekkürler,” dedi Hae In yeniden kızarmaya başlarken. Bir yandan da uzun zamandır gönül işlerinden uzak olduğu için fena halde acemileştiğini, utangaç bir kız çocuğu gibi davrandığını fark ettikçe içten içe kendine kızmadan edemiyordu!

“Agasshi’nin zevki hakikaten takdire şayan,” diye gülümsedi tezgahın başında duran orta yaşlı kadın. Sonra Han Seul’e döndü: “Sanırım kız arkadaşınızın beğendiği kolyeyi kendisine siz armağan etmek istersiniz…”

Hae In’in gözleri irileşirken telaşla: “Ah, hayır, hayır!” diye itiraz etmeye çabaladı. Ama Han Seul çoktan cüzdanını çıkarıp ödeme yapmıştı bile:

“Elbette! Buyrun ajumma… Teşekkür ederiz!”

Sonra kibar bir jestle kolyeyi Hae In’e uzattı. Genç kız, kolyeyi alırken kıpkırmızı olmuştu:

“Ben… Çok teşekkür ederim,” diyebildi. Han Seul’se umursamazca elini salladı: “Rica ederim, ufak bir hediyeydi, büyütmeye gerek yok…”

İkili yürümeye devam ederken Hae In hızlanan kalp atışlarını normale çevirmeye çabalıyordu. Han Seul’se hâlâ eğlence peşindeydi. Az ötedeki dondurma tezgahını işaret etti:

“Birer dondurma yiyelim mi?”

“Olur,” diye başını salladı Hae In. Sonra birden atıldı: “Ama bu sefer ben alayım!”

“Yok canım, ben alırım,” dedi Han Seul. Ama Hae In ondan önce koşturmuştu bile: “Ajusshi! Bize iki tane dondurma lütfen!”

Han Seul gülümseyerek onun yanına doğru yürürken, birdenbire, pazar tezgahları arasında kalan daracık alandan bisikletli bir sokak satıcısı geçmeye kalktı. Yürüyüş alanındaki yayalar arasında bir dalgalanma oldu. Kadının biri, dondurma tezgahının başında satıcının işini bitirmesini bekleyen Hae In’i sertçe itiverdi! Han Seul hemen bağırdı:

“Hae In, dikkat et!”

Hae In’se daha ne olduğunu bile anlayamadan dengesini kaybedip olduğu yerde yalpalamıştı. Han Seul, savunma sporlarından gelen bir refleksle onu kollarından sıkıca tuttu. Heyecanla:

“İyisin, değil mi?” diye sordu.

Hae In’in yine yanaklarına kan hücum ederken genç kız bir defa daha kendi kendine küfretti: Han Seul yakınına her geldiğinde böyle kızarmaya devam ederse işleri vardı!

“Aaa, anneeee, sevgililere bak!”

Hae In ve Han Seul başlarını çevirdiklerinde hemen yanıbaşlarında dondurmasını yalayarak onları muzip muzip süzen yedi-sekiz yaşlarında bir kız çocuğuyla karşılaştılar. Küçük kız, dişsiz ağzını açıp güldü:

“Abi de hoşmuş Unni, aferin, iyi bulmuşsun! Ama öpücük vermezsen kaçıp gider! Bak böyle yapacaksın: Mmmmucuuuk!”

Küçük kız dudaklarını büzüştürüp öpücük nasıl verilir gösterirken bu defa Hae In kadar Han Seul de kıpkırmızı olmuştu! Ufaklığın annesi: “Hae Won! Çok ayıp, neler yapıyorsun öyle??” diye kızını çekiştirdi, bir yandan da Hae In ve Han Seul’e dönüp mahcupça eğildi: “Kusura bakmayın, zamane çocukları işte… Ahahah…” Sonra kızı çeke çeke uzaklaştırdı. Han Seul ve Hae In’se ağızları açık bir halde, bu büyümüş de küçülmüş veledin ardından bakakaldılar.

“O nasıl çocuktu öyle yaa?” dedi Han Seul.

“Harbiden…” diye mırıldandı Hae In. Sonra hâlâ kolunu tutmakta olan Han Seul’le göz göze geldi. Han Seul utanarak hemen kızın kolunu bıraktı, sonra gülmeye çabaladı:

“Eheh… Neyse, ne diyorduk?”

“Ben… dondurma alıyordum!” dedi Hae In ve kırmızı yüzünü saklamak için yeniden dondurma tezgahına döndü. Ve Han Seul’e fark ettirmemeye çalışarak içini çekti.

Hakikaten çok hoş bir adamdı Han Seul: Baksana, çocuklar bile adamın yakışıklılığının farkındaydı yahu…

Ve kendisi, bu hoş adama fena halde tutulmuştu.


“Oh beee, bu zevki özlemişim…” dedi Ayça nargilesinden derin bir nefes çekip. Sonra çektiği nefesi ağzından ve burnundan dev bir duman bulutu halinde geri verdi. Moon Jee’nin hayretten ağzı açık kalmıştı:

“Noona… Bundan önce sana gumiho dediğim için beni affet: Sen aslında mavi gözlü bir ejderhaymışsın!”

“Abartma oğlum, bu kadarcık duman çıkarmak da nedir yani?” diye güldü Ayça. “Dur dur, ben sana asıl halka yapayım da gör.” Böyle deyip bir nefes daha çekti; sonra dumanı halkalar halinde ağzından çıkardı. Moon Jee heyecanla onu alkışlamaya başlamıştı:

“Vaooov, süper süper! Bu nargile ne acayip bir şeymiş!”

“Sen de denesene,” diye marpucu ona uzattı Ayça. Ama Moon Jee’nin bir nefes çekmesiyle öksürmesi bir oldu. Öksüre tıksıra marpucu geri verirken:

“Üzgünüm ama ejderhalık benim genlerimde yok anlaşılan,” diye sırıttı. Ayça omuz silkti:

“Çok yazık… Halbuki nargile tüttürmek büyük bir keyiftir… Şöyle İstanbul’da Tophane’ye ya da Moda’ya gidip deniz kenarında tüttüreceksin mesela…”

“Benimse aklıma direk Kızılderililer’in barış çubuğu tüttürmesini getiriyor,” diye sırıttı Moon Jee. Sonra elini kaldırıp Kızılderili taklidi yaptı: “Ugh! Biz dostuz beyaz adam!”

Ayça gülmeye başladı. Sonra keyifle bir nefes daha çekti. Bu Mısır cafesini buldukları iyi olmuştu: Baksana, taa Allah’ın Seul’ünde nargile keyfi yapıyordu!

Onun neşesinin iyice yerine geldiğini gören Moon Jee sevimlice gülümsedi. Ayça’nın aslında hiç de sıkıcı biri olmadığını düşündü. Zavallı kız üzücü zamanlar geçiriyordu sadece. Yoksa asıl tabiatı itibariyle neşeli bir insan olduğu belliydi. Moon Jee, ileride ağabeyinin Ayça’yla yakınlaşma çabasına girip girmeyeceğini merak etti. Ayça’yı şöyle bir süzdü; onun müstakbel yengesi olması hiç de fena bir fikir değildi aslında. Kendisine ablalık yapar, hatta belki Hae In’i de Moon Jee’ye ayarlardı, neden olmasın? Moon Jee aklına gelen bu fikrin cazibesine kapılıp sırıttı.

Sonra merak etti: Acaba Ayça da abisinden hoşlanıyor muydu? Genç kızın ağzını yoklamaya karar verdi.

“Eee, artık keyfini iyice düzelttik, öyle değil mi?” dedi şakacı bir sesle. “Bundan sonra eski sevgilini düşünüp üzülmek yok, tamam mı Ayça-sshi?”

Ayça’nın yüzündeki neşeli gülümseme hemen yeniden bulutlandı. Moon Jee birden içinden kendine küfretti, kızın aklına karpuz kabuğu düşürmüştü yine.

Ama Ayça hemen düşüncelerden silkinmek ister gibi başını salladı. Güçlü olmaya çalışan bir sesle:

“Ben… üzülmemeye gayret edeceğim…” dedi.

Moon Jee birden rahatladı: Evet evet, hâlâ umut vardı! Neşeyle:

“Hah şöyle!” dedi, “Üzülme bakayım! Hem sana erkek mi yok?? Ohooo, elini sallasan ellisi!”

Ayça karşısında komik laflarla onu teselli etmeye çabalayan bu şebek oğlana baktı ve gülmeye başladı. “Elimi sallasam ellisi demek… Hiç güleceğim yoktu!”

“Tabii ki! Kore’nin erkekleri genelde benim gibi değildir, senin mavi gözlerine bayılacaklar Ayça-sshi! –sonra durdu, elini çenesine koydu- Hımm, yalnız azıcık kilo vermen gerekebilir…”

“Hadi ordan, zevzek!” deyip gülerek onun kafasına vurdu Ayça. Sonra yüzüne yeniden bir hüzün bulutu düştü:

“Ben… uzun bir süre kimseyi hayatımda istemiyorum zaten… Ben böyle iyiyim…”

“Ama nedeeen??” diye feryat etti Moon Jee. “Çivi çiviyi söker lafını hiç duymadın mı yahu?”

“Ben ona inanmıyorum,” dedi Ayça kararlılıkla. “Önce içimdeki diğer aşkı bitirmem lâzım… Eğer sırf bu aşkın acısını unutmak için başka bir ilişkiye başlarsam, karşımdaki insana büyük haksızlık etmiş olurum…”

Moon Jee bu lafın üzerine bir şey diyemedi. Ayça’ya takdirle baktı. Genç kızın hakkı vardı. Biraz sustu, sonra:

“Gerçek şu ki, herkes seni incitecek,” deyiverdi. “Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
Ayça hayretle başını kaldırıp karşısındaki çocuğa baktı. Ondan böyle derin laflar duymayı beklemiyordu. Moon Jee ise onun bakışını görünce yine otuz iki dişiyle birden sırıttı:

“Bunu ben demiyorum yahu: Büyük üstad, hayattaki rol modelim Bob Marley’nin lafı bu!”

“Haaa…” diye mırıldandı Ayça. Bir an Moon Jee’nin aslında cidden bir yaşam gurusu, bir filozof olduğunu zannedip korkmuştu!

“O yüzden sen sen ol, değmeyen insanlara değer verme… Gerçekten acı çekeceksen, bari buna değen birisi için olsun!” diye sırıttı Moon Jee ve saatini işaret etti: “Bu arada eğer hâlâ ev bakmak istiyorsak acele etmemiz lâzım!”

“Tamam tamam,” dedi Ayça ve nargilesinden bir nefes daha çekti. Sonra üzüntüyle: “Ahh, daha saatlerce burada oturup nargile içebilirdim oysa…” diye mırıldandı.

“Demin azıcık ciğerlerini açtın, temiz hava aldın diye hemen yine dumanla doldur, e mi?! Noona, sen kendine hiç bakmıyorsun; bak yetmişine gelince çok ağlarsın,” dedi Moon Jee bilmiş bilmiş. Ayça yine sırıtıp onun kafasına vurdu: “Zevzek…”

“Niye yaa, ben senin iyiliğin için söylüyorum,” diye sızlandı Moon Jee. Sonra kafasını ovuşturdu: Abisi yetmezmiş gibi, bir de başına bu kız çıkmıştı! “Vura vura beyin hücrelerimi öldürdünüz ulan…” diye mızmızlandı.


Secret Garden Ost – you are my everything

Ev arama işi maalesef pek iyi gitmedi: Ayça Seul’deki kiraların ne kadar yüksek olabildiğine hayret ediyordu. Üstelik kendisine gösterilen evler genellikle bakımsızdı, ya da pek de iyi olmayan muhitlerdeydiler. Nihayet bir oda bir salon evlerden birini gezerken Ayça umutsuzca sıvası dökülmüş duvarlara baktı:

“Bu duvarların badanaya ihtiyacı var ajusshi… Ev sahibi yaptırır mı, ne dersiniz?”

“Yok canım, onlar daha birkaç ay önce boyandı!” dedi emlakçı hemen. Sonra çabuk çabuk konuşmaya başladı: “Bakın bu ev gibisini bir daha bulamazsınız. Ev güneye bakıyor, ara katta, üstelik ev sahibi depozito da istemiyor. Eğer hemen tutmazsanız bir daha bu fırsatı bulamayabilirsiniz. Hem siz yalnız yaşayacaksınız, değil mi Agasshi?”

“Ben.. şey, evet-“

Birden Moon Jee onun sözünü kesti:

“Bu evin doğalgazı var mı? Elektrik-su kiraya dahil mi? Ayrıca pencerelerin yalıtımı da pek iyi değil gibi…”

“Do-doğalgaz yok, ama…” diye kekeledi emlakçı. Sonra sert bir hareketle arkasını döndü: “Hımm, afedersiniz ama ben bayanla konuşuyorum, sonuçta evi tutacak olan o, öyle değil mi? Agasshi, bakın şu oda ne kadar da geniş…”

“Öhömm, bir dakika!” dedi Moon Jee ve emlakçıyla Ayça’nın arasına girdi. Sonra Ayça’nın elini tuttu ve dik dik emlakçıyı süzmeye başladı: “Evet Agasshi yalnız başına kalacak dedik, ama bu hep böyle olmayabilir… Ben kendisinin nişanlısıyım, nişanlımın kalacağı ev benden de sorulur!”

Ayça’nın gözleri hayretle irileşirken emlakçı öksürerek burnunun ucundaki gözlüğü düzeltti: “Şey, öhö öhö… Hımm, o zaman size de anlatayım…” ve içeri odaya geçti. Moon Jee de, hâlâ ağzı şaşkınlıkla açık kalmış olan Ayça’yı elinden çekiştirerek emlakçıyı takip etti.

Biraz sonra evden çıkıp sokakta yürümeye başladıklarında Ayça hâlâ gülüyordu:

“Çok âlemsin Moon Jee-sshi… Nerden de çıktı bu nişanlı olma masalı?”

“Adam seni saf buldu kazıklamaya çalışıyordu, görmedin mi?” dedi Moon Jee hemen savunmaya geçerek. “Bak ben demesem sen pencere doğramalarını da fark etmezdin!”

“Niye fark etmeyecekmişim canım?? Benim de gözlerim var, biz de görüyoruz heralde!” dedi Ayça hafif kızgın. “Hem ayrıca “belki yakında bir de bebek yaparız, bu oda bebek odası olmak için çok küçük,” demene hiç gerek yoktu! Adam kim bilir benim hakkımda ne düşündü??”

“Fena mı, böylece seni sevmediğin bir evi gezmeye devam etmekten kurtardım!” diye sırıttı Moon Jee. “Ayrıca insanların senin hakkında ne düşüneceğini bu kadar önemseme! Bırak isteyen istediğini düşünsün!”

“Yaa, demesi kolay,” diye mırıldandı Ayça ve yanındaki çocuğu yan yan süzdü. Adam heralde: “Bu kocaman kadın ufacık çocuğu iyi kafalamış, sapık kadın!” falan diye düşünmüştü.

Ayça içini çekti ve yürümeye devam etti.


Güneş batmak üzereydi. Han Seul, Hae In’i evinin önüne kadar bırakmıştı. Genç kız arabadan çıkmadan önce Han Seul’e dönüp gülümsedi:

“Bugün çok eğlendim Han Seul-sshi… Gerçekten çok ama çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim, asıl ben sana teşekkür ederim,” dedi Han Seul. “Ne zamandır böyle keyifli bir gün geçirmemiştim.”

“Şey…” Hae In tereddüt ediyordu. Sonra ne olursa olsun deyip cesaretle devam etti: “İstersen evime gel, sana bir kahve ikram edeyim…”

Han Seul bir an düşündü. Aslında Ayça’yı görmek istiyordu ama Hae In’le birlikte içeri girerse yanlış anlaşılabilirdi. O yüzden gülümseyerek:

“Başka zaman geleyim,” dedi, “Şimdi bir yere uğramam lâzım… Sen Ayça-sshi’ye de selamlarımı ilet, olur mu?”

“Ah… Peki o zaman…” diye mırıldandı Hae In. Üzülmüştü ama belli etmek istemiyordu. Gülümseyerek genç adama veda etti ve arabadan çıktı. Han Seul elini kaldırıp onu son bir kez selamladı, sonra gaza basıp ilerledi. Hae In uzun bir süre, uzaklaşan arabanın arkasından baktı. Sonra içini çekip eve girdi.

Han Seul’se, sokağın köşesini henüz dönmüştü ki, birlikte yürümekte olan Ayça ve Moon Jee’yi gördü ve yüreği sevinçle hopladı. Hemen arabayı sağa yanaştırdı ve camı açıp seslendi:

“Hey, ordakiler! N’aber?”

Ayça ve Moon Jee merakla sesin geldiği yöne döndüler. Moon Jee’nin gözleri sevinçle ışıldadı, genç çocuk hemen abisinin arabasına zıpladı:

“Aaa, Hyung n’aber yaaa? Biz de Ayça’yla ev bakmaktan geliyoruz.”

“Ev mi?” dedi Han Seul şaşkınlıkla. Sonra Ayça’ya döndü: “Ev arıyorsan bana söylemen yeterliydi Ayça-sshi. Ben sana uygun bir yer ayarlarım.”

“Teşekkürler, ama buna hiç gerek yok,” dedi Ayça biraz huzursuzca. Genç adama karşı kendini borçlu hissediyordu, zaten ona çalışma izni ayarlama sözü vermişti, daha fazlasını istemeye yüzü yoktu. Moon Jee ise abisine:

“Hayırdır, sen buralarda ne arıyorsun?” dedi merakla. “Yoksa küçük kardeşini mi özledin? Halbuki daha dün akşam görüşmemiş miydik?”

“Eee, ne var yani, gene de özleyemez miyim?” dedi Han Seul bozuntuya vermemeye çalışarak. Moon Jee ise muzip bir suratla bir ona, bir de Ayça’ya baktı, sonra da alaycı alaycı mırıldandı: “Yoksa özlediğin bir başkası mı var? Hııı?”

Han Seul ne cevap vereceğini bilemeden kızarıp bozarırken tam o anda telefonu çaldı. Genç adam hızır gibi yetişen telefonu içinden “çok şükür!” diye düşünerek açtı. Bu boşboğaz oğlan kendisini rezil etmeye bayılıyordu!

“Alo? Buyrun müdürüm.”

“Alo Han Seul? Kusura bakma, seni off gününde rahatsız etmek istemezdim ama önemli bir durum var,” dedi Dong Sae hattın diğer ucundan. “Başbakan, prensesi kaçırma teşebbüsünü duymuş ve bu münferit olayı başarıyla bertaraf ettiğimiz için bizi ödüllendirmeye karar vermiş. O yüzden Cuma akşamı düzenlenecek olan başbakanlık resepsiyonunda sen ve Ayça hanımın da bulunmanızı istiyor.”

Han Seul’ün yüzü sevinç ve şaşkınlıkla aydınlandı: Başbakanın resepsiyonuna katılabilmek gerçekten büyük bir olaydı!

“Anladım efendim, ben Ayça-sshi’ye de iletirim,” deyip telefonu kapadı. Sonra heyecanla arabadan çıktı, kaldırımda durup merakla onun konuşmasını bitirmesini bekleyen Ayça ve Moon Jee’nin karşısına geçip gülümsedi:

“Ayça-sshi, bu Cuma akşamı başbakanın verdiği özel bir davete sen de davetlisin! Geleceksin, öyle değil mi?”

Ayça şaşkınlıkla: “Ben mi?” diye kekelerken Moon Jee’nin gözleri hayret ve sevinçle irileşmişti:

“Vuhaaa! Başbakan tarafından davet edildiğine göre Ayça hakikaten önemli bir şeyler yapmış olmalı! Bana bak Ayça-sshi, sen aslında Kim Jong-Il’i devirip Kuzey Kore’yi bizle birleştirecek olan uluslararası bir ajan filan mısın ha?? Doğruyu söyle bakiyim!”

Ayça onun bu heyecanına güldü, sonra Han Seul’e döndü. Genç adamın gözlerinin içine baktı:

“Başbakanın davetine katılmaktan onur duyarım Han Seul-sshi,” dedi.

Han Seul de gülümsedi ve kibarca genç kızın önünde eğildi: “O halde… Cuma akşamı görüşmek üzere Ayça-sshi!”

Ve tekrar arabasına bindi, ikiliyi selamladı, ve arkasında hâlâ şaşkın ve sevinçli bir Ayça ve heyecandan coşmuş bir Moon Jee bırakarak uzaklaştı. Moon Jee gülerek Ayça’nın omzuna vurdu:

“Kızım, bak abimin değerini bil: Herkes ilk buluşmada kız arkadaşını başbakanın davetine götüremez ha!”

“Saçmalama Moon Jee, ne ilk buluşması??” dedi Ayça gülerek ve onu itekledi: “Hadi hadiii! Çok konuşma da eve gidelim artık, açlıktan karnım zil çalıyor…”

“Yoksa ben de mi sizde yemeğe davetliyim?” dedi Moon Jee yavru köpek gözleriyle. Ayça gülmeden edemedi: “Hayır desem de geleceksin, öyle değil mi?”

“Bu kadar ısrar edersen seni nasıl kırabilirim?” diye otuz iki dişiyle birden sırıttı Moon Jee ve Ayça’yı çekiştirmeye başladı: “Hadi noonaa! Acıktık ama, çabuk ooool!”

Ayça koşturarak ona eşlik etmeye çabalarken gülüyordu. Bir yandan Han Seul ve Kore’nin bürokratlarının ışıl ışıl dünyası, diğer yandan bu genç şarkıcı çocuk ve onun komik dünyası… Hayat gerçekten de eğlenceli olmaya başlamıştı!


Moon Jee ve grup arkadaşları provadan sonra her zaman geldikleri bara gelmişlerdi. Moon Jee barmene seslendi:

“Hey Jin Ah! Bize dört tane büyük bira gönder adamım!”

Bu sırada diğer üç oğlan birbirlerini “söylesene!” “hayır, sen söyle!” diye dürtükleyip duruyorlardı. Moon Jee merakla onlara baktı:

“Hayrola? Neyiniz var sizin? Geldiğimizden beri kıpır kıpırsınız…”

“Şeyy…” diye mırıldandı Jin Beom. Grubun sözcülüğü yine ona düşmüştü. Moon Jee’ye baktı, sonra korkuyla bakışlarını kaçırıp çabuk çabuk: “Yarınki provayı iptal edebilir miyiz diye soracaktık Hyung…” dedi. “Öbür gün finaller başlıyor, biliyorsun…”

“Nee? Hayatta olmaz!” dedi Moon Jee kesin bir tavırla. Yüzünde az önceki neşeli anlam yerini ciddi bir ifadeye bırakmıştı. Moon Jee her konuda kaygısız herifin tekiydi ama iş müziğe gelince, inanılmaz bir etik anlayışı vardı genç çocuğun. Rock barda çalmaya başladıklarından beri haftada üç provayı asla sektirmemişlerdi.

“Ama üst üste dört tane finalimiz var! Üç tane de gelecek hafta olacak! Sen de biliyorsun!” diye sızlandı Joon Hwa. “Hadi ama Hyuuung, biraz anlayış lütfen!”

“Olmaz dedim! Son parçamızı çalışamadık bile…”

“Bir sonraki programda onu çalmayız, olur biter! Bak bu finaller senin için de çok önemli: Bunları veremezsen bu sene de mezun olamayacaksın!”

Jin Beom bu defa Moon Jee’yi gerçekten de zayıf yerinden vurmuştu. Moon Jee huzursuzca yerinde kıpırdandı. Aslında haklıydı veletler; kendisinin de oturup adam gibi ders çalışması gerekiyordu. En sonunda somurtarak:

“Pekala…” diye homurdandı, “Ama sadece yarınki provayı iptal edeceğiz! Son finalden çıkar çıkmaz da yerine bir prova yapacağız…”

Diğer üç oğlan sevinçle birbirlerine “çak!” yaparken bir yandan da neşeyle bağırıştılar:

“Tamamdır!”

“Sen çok yaşa Hyung!”

Moon Jee ise homurdanarak önündeki bira bardağına uzandı. Ders çalışmak zorunda olmak hiç hoşuna gitmiyordu. Ama çaresiz, katlanacaktı…

Birden Hyung Kan az ileride tek başına oturup içmekte olan bir kızı işaret etti:

“Oh! Şu kız bizim alt dönemden değil mi?”

“Ah, ben onu tanıyorum,” dedi Jin Beom heyecanla, “Milletvekili Gu Moo Ryong’un kızı… Hani nişanlısı geçenlerde başbakanın önünde altına yapmıştı!”

Üç oğlan gülme krizine girerken Moon Jee ilgiyle başını kaldırdı: Evet, bar taburesinde oturup tek başına tekila shot’ları yuvarlayan kız, gerçekten de Jae Hwa’ydı. Ama onu böyle tek başına dertli dertli içmeye iten sebep neydi acaba?

Moon Jee’nin fazla merak etmesine gerek kalmadı: Birdenbire, fırtına gibi içeriye dalan genç bir adam sağa sola bakındı; sonra Jae Hwa’yı görünce hızlı adımlarla genç kıza doğru ilerledi. Sert bir hareketle kızı kolundan tutup sarstı:

“Burada yalnız başına ne yapıyorsun?? Telefonunu da kapatmışsın! Babanın ve benim ne kadar meraklanacağımızı düşünmedin mi?”

Jae Hwa kaymış gözlerini kaldırıp alaycı bir biçimde sırıttı:

“Oooo, kimler gelmiş… Müstakbel kocam ve babamın köpeği! İşte karşınızda San Young-sshi!”

Moon Jee birden dikkat kesildi: Demek bu öfkeli genç adam, Ayça’nın eski sevgilisiydi!

San Young ise fena halde öfkelenmişti. Dudakları ince bir çizgi halini alırken gözlerini kıstı, tehditkar bir sesle:

“Sen nişanlı bir kızsın Jae Hwa-sshi,” dedi, “Artık böyle aklına estiği gibi barlara girip dağıtamazsın! Benim ve ailenin şerefini hiç mi düşünmüyorsun??”

“Sen benimle böyle konuşamazsın!” diye tısladı Jae Hwa. Artık o da öfkelenmişti. “Sanane, istediğim gibi gezer, tozar, ve sarhoş olana kadar içerim! Ayrıca artık senle evlenmek istemiyorum, tamam mı! Bunu o küçük beynine sok!”

Bardaki sesler birden kesildi. Herkes susmuş, merakla bu kavgayı izlemeye başlamıştı. San Young çevreye bir göz gezdirip rezil olacaklarını anlayınca sustu, başka bir şey demedi. Ama Jae Hwa’nın kolunu tekrar sertçe kavrayıp kızı yerinden kaldırmak ister gibi çekti:

“Bunları sonra konuşalım… Haydi Jae Hwa-sshi, lütfen benimle gel!”

“Hayır, bırak kolumu, gelmiycem işte!” diye bağırdı genç kız. San Young yeniden kızı kaldırmaya çabaladı:

“Jae Hwa-sshi, sana gel diyorum!”

“Israr etme! Agasshi gelmek istemiyor,” dedi birden yanıbaşında bir ses.

San Young merakla başını kaldırınca Moon Jee’yle göz göze geldi. Moon Jee’nin yüzü ciddiydi. Bir kez daha:

“Agasshi gelmek istemiyor,” diye tekrarladı, “Ayrıca onun kolunu acıtıyorsun. Lütfen bırakır mısın?”

San Young’un öfkesi birden bu genç adama döndü. Ters ters:

“Bundan sana ne??” diye bağırdı, “Jae Hwa-sshi benim nişanlım! Sen kim oluyorsun da bize karışıyorsun??”

“Nişanlın olması ona zorbaca davranmanı gerektirmez,” dedi Moon Jee sakince. Hiç sesini yükseltmemişti, ama yüzündeki ciddiyet bir gram bile bozulmamıştı. Grubun diğer elemanları ise onu ağızları açık izliyorlardı; bu ciddi genç adam, kendi şebek Hyung’ları mıydı yani?!

San Young birdenbire öfkeyle yumruğunu sıktı, genç oğlanın üzerine yürüdü:

“Sanane be! Bana bak, çekil git şurdan, yoksa-“

“SAN YOUNG! KES ŞUNU ALLAH’IN CEZASI!!!”

Hem San Young, hem de Moon Jee kulaklarının dibinde patlayan bu sesle irkildiler. Jae Hwa, birdenbire sandalyesini iterek yerinden kalkmış, San Young’a ateş saçan gözlerle bakıyordu. Yeniden bağırmaya başladı:

“Yeter, yeter artık! Git ve beni rahat bırak!! Babama da bu gece eve gelmeyeceğimi söyle! Bıktım, anlıyor musun, artık ikinizden de bıktım!”

Sonra masadan çantasını aldığı gibi hızlı hızlı yürüyüp bardan çıktı. Moon Jee ve San Young hayret içinde bakakalmışlardı; San Young bir anlık şaşkınlıktan sonra Moon Jee’yle dalaşmayı bırakıp onun arkasında koşturdu: “Jae Hwa-sshi, bekle!” Moon Jee ise dudak büküp yerine döndü.

“Vay canına, çok karizmaydın Hyung!” dedi Hyung Kan hayran gözlerle. Moon Jee aldırmaz bir tavırla omuz silkip önündeki biraya uzandı:

“Bir şey yapmadım ki… Gördünüz, kız çıkıp gidiverince kavgaya son noktayı kendisi koymuş oldu…”

“Senin yaptıkların da boşa gitti,” diye yüzünü buruşturdu Jin Beom. “Aptal kız, hiç değilse sana bir teşekkür etmeliydi.”

“Açıkçası canım, hiç umrumda değil,” diye sırıttı Moon Jee. Hakikaten, Jae Hwa’nın kendisine teşekkür etmesi, minnettar olması için falan yapmamıştı bunu.

Ama genç kızın tavrı, Moon Jee’yi de şaşırtmamış değildi doğrusu: Bu tikky kızdan böyle bir çıkış beklemiyordu. Kızı fazla hafife aldığını düşündü. Aslında Jae Hwa oldukça gururlu bir kızdı galiba.

Sonra omuz silkti, “aman, banane be…” ve önündeki birayı hüpletmeye koyuldu.


Hae In geriye çekilip Ayça’ya takdir dolu gözlerle baktı:

“İşte şimdi, gerçek bir prenses gibi oldun!”

Ayça aynadaki görüntüsüne bakınca gülümsemeden edemedi: Evet, Hae In’in straplez, siyah elbisesi (azıcık dar olmakla birlikte) kendisine çok yakışmıştı. Ayrıca dağınık topuz yaptığı saçları genç kıza oldukça hoş ve zarif bir hava vermişti. Tüm bu görüntüyü kulağındaki siyah taşlı küpeler ve boynundaki güzel bir kolye tamamlıyordu. Ayça sevinçle Hae In’e döndü:

“Hae In-ah, çok teşekkür ederim! Sen olmasan ne giyeceğime bile karar veremezdim!”

“Lafı bile olmaz şekerim,” dedi Hae In umursamazca elini sallayıp. O sırada zil çaldı. Ayça sevinçle: “Ben açıyorum!” diye koştura koştura giderken Hae In bir an arkasından buruk bir gülümsemeyle baktı. Aslında yalan değil, Ayça’yı azıcık kıskanmıştı. Şimdi kapıda bekleyenin Han Seul olduğunu düşündükçe, Ayça’nın yerinde olma isteğini engelleyemiyordu. Ama birkaç akşam önce çaktırmadan Ayça’nın ağzını arayıp Han Seul’e karşı bir şeyler hissedip hissetmediğini anlamaya çalıştığı zaman, Ayça umursamazca omuz silkip bu aralar hiçbir erkekle uğraşmaya gücü ve isteği olmadığını söylemişti. Ve bunları söylerken son derece samimi görünüyordu. Zaten henüz San Young faciasının üzerinden pek fazla geçmemişti, Hae In, Ayça’nın sütten ağzı yanmış biri olarak erkeklere şüpheyle yaklaşmasını gayet iyi anlıyordu. O yüzden Han Seul konusunda –en azından henüz!- endişelenmesini gerektirecek bir şey olmadığını düşünüp yatıştı genç kız.

Bu arada gelen gerçekten de Han Seul’dü. Ayça’yı görünce hayranlıkla:

“Çok güzel olmuşsun,” dedi, “Ayrıca gerçek saç rengin sana sarı peruktan çok daha fazla yakışıyor…” Ayça utangaç bir mırıltıyla teşekkür ederken Hae In de kapıda göründü. Han Seul onu sıcak bir tavırla selamladı:

“Ah, selam Hae In-sshi! Nasılsın görüşmeyeli?”

“İyiyim sağol, sen nasılsın?”

“Eh, başbakanın davetine gittiğim düşünülürse şu anda gayet iyiyim,” diye güldü Han Seul. Hemen sonra, düşünceli bir biçimde ekledi: “Bu arada eğer eşli katılabilme olanağımız olsaydı, seni de davet etmeyi çok isterdim Hae In-sshi… Fakat maalesef bu mümkün değildi. Umarım ev arkadaşını başbakanla tanıştırırken seni mahrum bıraktığımızı düşünüp fazla kızmazsın…”

“Ah, hiç sorun değil,” deyip güldü Hae In, “Eh, ne yapalım, belki ben de ileride bir fırsat bulup tanışırım kendisiyle. Belli mi olur?”

Han Seul onu son bir kez selamlayıp Ayça’yla birlikte arabasına doğru ilerlerken Hae In arkalarından burukça gülümseyerek baktı. Han Seul’ün sözleri hoşuna gitmişti gitmesine, ama genç kız, içindeki endişeyi tam olarak atamıyordu: Han Seul’den gerçekten çok hoşlanıyordu. Ve eğer bu ikisinin arasında bir şeyler olursa ciddi ciddi üzülecekti. Sonra bu düşünceleri aklından çıkarmak ister gibi başını salladı, ve içini çekip kapıyı kapattı.

Bu arada Han Seul Ayça’nın arabaya binmesine yardımcı olmuş, sonra kendisi şoför koltuğuna geçip oturmuştu. Ayça’ya gülümseyerek baktı:

“Kendimi tekrar ettiğimin farkındayım, ama söylemeden edemeyeceğim: Gerçekten çok güzel olmuşsun Ayça… Başbakan ve diğer bürokratlar gözlerini senden alamayacak!”

“Teşekkür ederim, sen de çok yakışıklısın… her zamanki gibi!” diye güldü Ayça. Han Seul istemsizce sırıttı: Ayça’dan böyle iltifatlar duymak ne güzeldi!

“O halde hazırsanız gidiyoruz Prenses!”

“Gidelim sayın koruma şefim,” diye güldü Ayça ve Han Seul neşeyle gazı kökledi.


Biraz sonra Han Seul ve Ayça kol kola davetin yapıldığı salona girdiler, davetiyelerini kapıda bekleyen görevliye uzattılar.

“Lütfen geçin efendim,” dedi davetiyelerini inceleyen görevli, “İyi eğlenceler dilerim.”

Ayça ve Han Seul teşekkür ederek geniş balo salonuna girdiler. İçerisi oldukça kalabalıktı; devletin değişik birimlerinden çok sayıda bürokrat davet edilmişti. Fakat ilk defa bir resmi resepsiyona koruma biriminden bu kadar fazla sayıda memur davet ediliyordu. Han Seul bunu düşünüp memnuniyetle gülümsedi.

“Han Seul-sshi!”

Az ileride yaşlı bir bürokrat Han Seul’e sesleniyordu. Han Seul Ayça’nın kulağına eğildi:

“Sen biraz bekle Ayça, ben şu beylere merhaba deyip hemen geliyorum.”

“Elbette, sen keyfine bak,” dedi Ayça da. Han Seul ona gülümseyip ilerideki kalabalık gruba doğru yürüdü.

Tek başına kalan Ayça ise merakla gezinmeye başlamıştı. Ortalıkta dolaşan bir garsonun tepsisinden bir kadeh şarap aldı, sonra çevreyi süzmeye başladı. Başbakan henüz teşrif etmemişti. Fakat etraf, smokinleri içindeki sayısız erkek ve şık kadınlarla doluydu.

San Young da davetteydi: Az ileride birkaç kişiyle sohbet etmekte olan genç adam, birdenbire gözünün mavi gözlü genç kıza ilişmesiyle birlikte nerdeyse ağzındaki şarabı püskürtüyordu! Gözlerine inanamayarak bir defa daha baktı. Evet yanılmamıştı, az ilerideki genç kız gerçekten de Ayça’ydı!

San Young sağına soluna baktı, sonra kimsenin kendisiyle ilgilenmediğine emin olunca öfkeli adımlarla yürüyüp Ayça’nın yanına geldi. Başka bir yere bakmakta olan genç kız onu son anda, kolunu öfkeyle kavradığı zaman fark etti.

“Burada ne arıyorsun?!” diye tısladı San Young dişlerinin arasından.

Ayça bir an şaşkınlıktan bir şey diyemedi. Ama hemen sonra onun da kaşları öfkeyle çatıldı:

“Bundan sana ne?? Ben de davetliyim, o yüzden geldim!”

“Yalan söyleme!” diye dişlerini gıcırdattı San Young. “Bir şekilde buraya sızmayı başardın, çünkü beni rezil etmek istiyorsun, öyle değil mi?? Çabuk bas git burdan!”

“Allah Allah çattık be!” diye bağırdı Ayça öfkeyle. Çevreden birkaç kişinin meraklı gözlerle kendilerine baktığını görünce San Young kızın kolunu bıraktı. Ama öfkesi hâlâ dinmemişti, çevredekilere duyurmamaya çalışarak fısıldadı:

“Hâlâ vaktin varken git! Yoksa sana yapacağımı bilirim!”

“Yok yaa? Ne yapacakmışsın, çok merak ettim…” dedi Ayça alaycı alaycı. Sonra umursamazca elindeki içkiden bir yudum aldı: “Hem ben başbakanın özel davetlisiyim, bişiycik yapamazsın…”

San Young nerdeyse bir kahkaha atacaktı: Bu hiçbir özelliği olmayan turist kız, başbakanın davetlisiydi, öyle mi! Alaycı bir sesle:

“Senden daha iyi bir yalan beklerdim Ayça…” diye sırıttı, “Başbakanın işi gücü yok da seni özel olarak davet edecek. Hah!”

Ayça ise artık iyice kızmıştı. Bir an durdu, sonra alaycı bir biçimde gülümsedi ve makinalı tüfek gibi saydırdı:

“Daha geçen gün başbakanın karşısında altına yapan bir herif bile bu resepsiyona katılabiliyorsa benim özel davetli olmam şaşırtıcı bir şey olmamalı!”

San Young birden bayılacak gibi oldu: “Sen bunu nerden-”

Ama genç adam lafını tamamlayamadan kalabalık dalgalandı ve herkes alkışlamaya başladı: Başbakan salona teşrif etmişti.

Ayça da heyecanla ve yüzünde güller açarak başbakanı alkışlıyordu. San Young ona yan yan baktı, sonra omuz silkip o da alkışlamaya ve eğilerek başbakanı selamlamaya koyuldu.

Başbakan alkışlar ve selamlar arasında kürsüye çıktı, davetlileri selamlayıp hoşgeldiniz dedikten sonra güleç bir yüzle kalabalığa döndü:

“Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Danimarka prensesini ağırladık,” dedi. “Son derece başarılı bir organizasyon oldu ve bu işten alnımızın akıyla çıktık… Sayın prensesin nezdinde Kore-Danimarka ilişkilerini ve bilhassa Kore’nin Birleşmiş Milletler’deki aktif rolünü sağlamlaştırmamızı sağlayan çok faydalı görüşmeler gerçekleştirildi. Ajandamızdaki diğer başlıklara geçmeden evvel, öncelikle bu ziyaretin sorunsuzca tamamlanmasında çok emeği geçen başbakanlık koruma müdürlüğü başkanı Ha Dong Sae’yi huzurlarınıza davet edip tebrik etmek istiyorum.”

Dong Sae alkışlar arasında kürsüye çıktı, başbakanla tokalaştı. Daha sonra başbakan sözüne devam etti:

“Ayrıca bu konuyla ilgili tebrik etmek istediğim iki kişi daha var: Sayın Kim Han Seul ve sayın Ayça Güneş: Lütfen siz de kürsüye gelir misiniz?”

You’re Beautiful OST – Still

Ayça ağzı kulaklarına vara vara kürsüye doğru ilerlerken San Young düşmemek için yanındaki masaya tutunmak zorunda kaldı! Bir yandan da içinden çığlıklar atıyordu: Ohaaa! Demek az Ayça’nın söyledikleri doğruydu! Demek Ayça başbakanı gerçekten tanıyordu ve onun takdirini kazanmıştı! Ayça’nın uzaylı olduğu ortaya çıksa genç adam bu kadar şaşıramazdı. Kendine gelmek için kolunu çimdikledi ve acıyla haykırdı: Hayır, maalesef rüya görmüyordu…

Bu arada Ayça güleç bir yüzle kürsüye çıkmış, başbakanla tokalaşmıştı. Başbakan sağ yanına onu, sol tarafına da Han Seul’ü aldı ve:

“Bu iki gencin ileride de ülkemize büyük katkıları olacağına inanıyorum,” diye konuştu. “Bay Han Seul, zaten çok başarılı ve kendini kanıtlamış bir bürokrat. Fakat ben huzurlarınızda bayan Ayça Güneş’e de başbakanlık kadrolarımıza tercüman olarak katılmak isteyip istemediğini sormak istiyorum: Ne dersiniz Ayça hanım? Gelecekte de bizi üstün yeteneklerinizden mahrum bırakmazsanız, şahsen bahtiyar olurum…”

Ayça sevinçten kıpkırmızı kesilmişti. Kekeleyerek: “Elbette sayın başbakan, bu benim için büyük bir onurdur!” dedi ve eğilerek selam verdi. Başbakan onun omzunu patpatlayıp eğildiği yerden kaldırırken San Young artık ayakta duramıyordu: Arkasındaki sandalyeye yığılır gibi çöküverdi. Az önce başbakan Ayça’yı şahsen tebrik etmişti yahu! Kendisi başbakanla daha bir çift laf etmiş bile değilken üstelik…

Ayça ve Han Seul kürsüden inerken mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Han Seul Ayça’ya döndü:

“Doğrusu çok tebrik ederim… Böylece artık beraber çalışmaya başlıyoruz. İş aramana da gerek kalmadı.”

“Evet, öyle oldu,” dedi Ayça mutlulukla. Az önce olanlara cidden inanamıyordu. Daha Kore’deki ikinci haftasında başbakanlıkta iş bulmuştu; şu olanlara bakın!

Birdenbire, San Young tepesinde belirdi. Ayça’ya somurtarak baktı:

“Konuşmamız lâzım…”

Ayça öfkeyle kaşlarını çattı, yüzünü çevirdi: “Benim senle konuşacak bir şeyim yok.”

San Young sabırsızca onun kolunu tuttu: “Haydi ama Ayça, neler olduğunu bana anlatmak zorundasın! Böyle pat diye ortaya çıkıp bizzat başbakandan iş teklifi alıyorsun! Ortada neler dönüyor bilmem gerek!”

“Sana ne be? Artık senle bir ilgim kalmadığına göre bu seni ne ilgilendirir?” dedi Ayça ters ters. San Young ısrar etmeye devam edecekti ki Han Seul onun elini mengene gibi tuttu:

“YA! Bu kadarı yeter San Young-sshi! Hadi bas git şurdan!”

San Young ona dönüp öfkeyle kükredi: “Sen ne karışıyorsun be? Sana ne??”

“Han Seul benim çok yakın arkadaşım olur,” dedi Ayça hemen. “O yüzden asıl sana ne oluyor?? Hadi git artık, yallah!”

San Young’un hayretten gözleri irileşti: Genç adam şok üstüne şok yaşıyordu. Başbakanla tanıştığı yetmemiş gibi, bu kız hayatta en nefret ettiği insan olan Han Seul’le nerden tanışıp arkadaş olmuştu be?!

Han Seul’se onun bozum olan suratını görünce sırıttı. Sonra Ayça’nın omzunu kavrayıp kendine doğru çekti. San Young’a dik dik bakarak:

“Ayçacığım, dans müzikleri başladı. Benimle dans etmek ister misin?” diye sordu!

San Young birden öksürmeye başladı. Bu… bu… bu pislik herif, bir de onun sevgilisine sarkıyordu! Ayça ise ışıl ışıl gülümseyerek: “Neden olmasın?” demiş ve Han Seul’le birlikte dans pistine doğru ilerlemeye başlamıştı bile.

Az sonra genç kızla dans ederken Han Seul çaktırmadan San Young’u süzdü ve keyifle sırıttı:

“Seninki fena bozuldu… Üst üste kadehleri hüpletip duruyor!”

“Beter olsun!” dedi Ayça dişlerini gıcırdatarak. Sonra hafif kızgınca Han Seul’e baktı: “YA! Hem artık San Young benimki falan değil; lütfen sen de böyle konuşma…”

“Sahi mi?” dedi Han Seul. “Yani gerçekten artık San Young’u umursamadığını mı söylüyorsun?”

Genç adamın sesi beklenti doluydu. Ayça hafif bir şaşkınlıkla başını kaldırdı ve Han Seul’le göz göze geldi. Han Seul onu dikkatle süzüyordu. Ayça pembeleşerek gözlerini kaçırdı. Sonra:

“Evet… Yani… artık umrumda değil,” diye mırıldandı.

Aslında doğruyu mu söylüyordu, yoksa olmasını istediği şeyi mi, kendisi de bilmiyordu. Fakat bildiği bir şey varsa, o da kollarında olduğu genç adamın dikkatini fena halde dağıttığı gerçeğiydi.

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Han Seul. Sonra Ayça’yı biraz daha kendisine doğru çekti. Ayça’nın gözleri hayretle irileşti. Kalbi yeniden hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Han Seul çok dokunaklı bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını onun kulaklarına yaklaştırdı, fısıltı gibi bir sesle:

“Zaten başbakanın karşısında altına yapmış bir adamla çıkan bir kızın akıl sağlığından şüphe ederim,” deyip birden gülmeye başladı.

Ayça şaşkınlıkla başını uzaklaştırıp ona baktı. Han Seul kopmuştu. Bir yandan da:

“Ben… afedersin, özür dilerim, ama o manzara gözlerimin önünden gitmiyor!” deyip bir kahkaha patlattı.

Ayça da gülmeye başladı. Gerçekten de ne rezillikti ama! İki genç dans etmeyi bırakıp kahkahalarla gülmeye başladılar.

Az sonra kahkahaları yatışıp dansa kaldıkları yerden devam ederken gülmekten gözleri yaşarmıştı. Ayça yan yan San Young’u süzdü ve onun büyük bir somurtkanlıkla kendilerini izlediğini görünce keyifle sırıttı. Han Seul’ün gözlerinin içine baktı:

“Ben… her şey için çok teşekkür ederim Han Seul,” dedi. “Sen olmasan başaramazdım…”

Han Seul de onun gözlerinin içine baktı ve mutlulukla gülümsedi:

“Asıl ben teşekkür ederim: Bir prensesle bu kadar yakın olabilme fırsatını bana sunduğun için!”

Ve genç kızı kollarının arasında bir kez daha döndürdü.