14 Eylül 2011 Çarşamba

4. Bölüm: Umrumda değilsin!

BOF - One More Time


Caddenin kenarında yorgun adımlarla sallana sallana yürüyen Byeol daha fazla dayanamayıp oturmak istedi olduğu yere.

"Hayır!" dedi sonra içinden, "Ne oturması, gidip hemen banyo yapıp uyumalıyım, yoksa bu kaldırımda ölebilirim, hem burası oturmak için hiç de uygun bir yer değil.."

Gerçekten de Haneul Kafe'nin tam karşısındaydı o anda. Kafeye doğru sinirli bir bakış fırlattı ve başını çevirip tüm yorgunluğuna rağmen hızla yürümeye başladı. Fakat sonra kafasını tekrar kafeye doğru çevirdi ve tiksinir bir suratla kendi kendine söylenmeye başladı:

"Hayret bir şey ya, bir de kapıya "GARSON ARANIYOR" ilanı asmışlar, yüzsüzlüğün bu kadarı! Siz önce o zavallı küçük hırsızın parasını ödeyin, soyguncu herifler!!!"

O an yürümüyor adeta koşuyordu, hatta ayaklarının sızısını bile hissetmiyordu koşarken. Oysa tüm günü böyle yürümekle geçmiş, Jun Suh ile köprüde ayrıldıkları andan itibaren sokak sokak ev aramıştı. Ama tüm uğraşları boşa çıkmıştı, okuluna yakın evler ya çok pahalı, ya da öğrenciye kiralanamayacak kadar değerliydi.. Hele tek başına yaşayacağını öğrenen tüm ev sahipleri ve emlakçılar ona adeta bir uzaylı gibi bakmışlar, ev yerine bol bol nasihat vermekle yetinmişlerdi.. Askıntı olanlar, tuhaf tekliflerde bulunanlar da cabasıydı! Üstüne üstük Byeol'ün çok fazla parası da yoktu, Jun Suh ile yaptıkları sözleşmeye göre çocuğa her hafta 200.000 won verecekti ve hesabındaki para pansiyonda kaldığı her gün eriyip bitiyordu.. Kafasında böyle bir ton sorunla yürürken etrafındaki insanlara aldırmadan söylenip duruyordu:

"Küçük, bakımsız, medeniyete uzak ve yan odadaki bir başka kızla paylaşacağım bir evim olacak belli oldu.. Ooof of!"

Yine geçen akşamki o tuhaf his doldu içine, biriyle konuşma, derdini paylaşma ihtiyacıydı bu muhtemelen, ama bu şehirde öylesine yalnızdı ki.. Tek tanıdığı ev soyarken yakaladığı o muhteşem sesli küçük hırsızdı.

"Arasam mı ki?" dedi içinden. "Yok yok.." dedi sonra. "Öyle ikide bir aramak olmaz şimdi, nasılsa daha çook işim olacak onunla.."

Pansiyona yaklaşırken sadece banyonun boş olması için dua ediyordu..

***


Köprüde Byeol ile ayrıldıktan sonra ne yapacağını şaşırmıştı Jun Suh. İş aramalı mıydı? Hayır, o tuhaf kızla tuhaf bir sözleşme imzalamıştı.. Peki ne yapmalıydı? Telefonun başında çalmasını mı beklemeliydi bütün gün? Evdekilere de işten kovulduğunu söylememişti daha, bu saatte eve gitse bir sürü soru soracaktı babaannesi yok yere. Ama gidecek yeri de yoktu ki.. Çaresiz evin yolunu tuttu hiç istemese de. Birkaç gün bekleyecek, o kızdan ses çıkmazsa iş arayacaktı.. Kararlı adımlarla ve en huzurlu haliyle yürümeye devam etti, ta ki evin önüne gelene kadar..


"Jun Suuh!" diye bir çığlık geldi arkasından. Bu babaannesinin sesiydi, kadın sinir ve merak dolu gözlerle kendisine bakıyordu:


"İşten çıkmışsın! Jae Suk'un annesi söylemese hiç anlatacağın yok tabi!!"


"Aah Jae Suk" diye söylendi Jun Suh içinden. " "İşsizsin diye evde dedikodu yapmak zorunda mısın ha??"


"Söyleyecektim babaanne.." dedi sonra en yumuşak ses tonuyla. "Fırsat olmadı bir türlü.."


"O gece yüzün allak bullak eve geldiğinde anlamalıydım zaten" diye bağırdı kadın. "Sen tabi saf babaannem uyudu diyordun değil mi? Aaah ah yine ne yaptın da kovdular seni acaba?"


"Ben kendim çıktım işten bir kere!" diye bağırdı Jun Suh. "O yalancı adamların yanında bir dakika bile çalışamazdım!"


Derin derin iç çekti yaşlı kadın.


"Aaah benim aptal oğlum, sana mı kaldı dürüstlük! Daha iki ay olmuştu işe gireli bir de.."


Babaannesinin o üzgün sesi kalbini acıttı Jun Suh'nun:


"Yeni bir iş buldum ki babaanne!" deyiverdi. Kadın kafasını kaldırdı birden, şaşkın gözlerle cevap bekliyordu şimdi torunundan. Jun Suh kekelemeye başladı:


"Yani.. Bugün yeni bir işe.. kabul edildim.. Sözleşme bile imzaladık.."


"Ne işi peki?" diye sordu kadın. "Sözleşmeli falan, ciddi bir yer herhalde.."


"Yani.." diyebildi Jun Suh. "Bir tür.. alış veriş işi.."


"Ticaret yani?"


"Sayılır.." dedi Jun Suh. Kendisi de ne saçmaladığının farkında değildi aslında. Babaannesiyle kol kola evlerine girerken kadının sorularına saçma sapan cevaplar vermeye de devam ediyordu.


"Hırsızım ben babaanne.." diyordu gözleri oysa ki.. "Bu sefer ne çalacağımı da bilmiyorum ama hırsızım yine de.. Ama sen bunu bilme, bana inanmaya devam et olur mu?.."


***


Önündeki 3 kişiyi sabırla bekledikten sonra sabahtan beri hayal ettiği duşu aldı sonunda Byeol. Rahatsız yatağına oturdu sonra, uykusu yoktu ve ne yapacağını da bilmiyordu. Akli fikri çantasındaki o kara kaplı defterdeydi. Kafasını dağıtmak için bilgisayarını açıp indirdiği Secret Garden'ı izlemeye başladı. İzlediği bölüm de en komik bölümlerden biriydi, kafası dağıldı gerçekten ama üç bölüm izledikten sonra dizinin de kendisini kesmediğini anladı, saat de gece yarısına geliyordu zaten. Yorganı başına çekip uyumaya çalıştı bu defa.. Olmadı olmadı.. Bir hışımla kalktı sonra yatağından, çantasından o kara kaplı defteri çıkardı en sonunda.. Yavaşça açtı ilk sayfasını.. Tarih 19 Eylül 2007'yi gösteriyordu.. Yazılar okunaklıydı, en konsantre olmuş haliyle tek harf atlamadan okumaya başladı Byeol. Hatta okuduğu bazı sayfaları dönüp bir daha okuyordu, yarasını kanatmaya çalışan bir yaralı gibiydi adeta, acı çekmek istiyordu bu gece..


...


Feridun Düzağaç - Alev Alev


Kızarmış gözlerini kaldırdığında saatin 4'e geldiğini gördü.. Defter bitmişti, Aynı yerleri defalarca okuyan Byeol en sonunda kapattı defteri. Geçen gece o evin karşısındaki soğuk kaldırımda oturduğu günkü acıyı hissetmeye başlamıştı yine, sanki bir mengene göğsünün sol tarafını delice sıkıyordu. Ağlamak istedi ağlayamadı, kalbinin buzlarının çözülebilmesi için yine o küçük hırsızın sesine ihtiyacı vardı belki de.. Onun sesinden başka hiçbir şey içindeki zehri akıtamıyordu işte..


Kendini toparlamaya çalıştı sonra, acı bir kahve yaptı kendine ve iki tane ağrı kesici içti, en azından baş ağrısından kurtulmak için.. İki şey vardı o defterin içinde, Ha Neul denen o kızın hayatındaki iki önemli şey.. Biri Min Hyung adlı bir çocuktu, Ha Neul'ın çocukluk arkadaşı ve bu yıl itibariyle hocası. Kız ona inanılmaz derecede aşıktı, onsuz bir hayatı düşünemediğini yazmıştı defterinin boş olan her köşesine. Byeol bu yazılanları anlamakta adeta zorlanıyordu. Bir insan diğer bir insanı nasıl böylesine sevebilirdi? O da birkaç çocukla çıkmıştı bugüne kadar, kendisiyle ilgilenen, dibinden ayrılmayıp iltifatlar yağdıran bu birkaç çocuk hayatının bir döneminde onu mutlu etmişti evet.. Ama o asla böylesine bağlanmamıştı kimseye..


"Acaba bu çocuk yüzünden mi canına kıymak istemişti o gün?" diye sordu kendine. "Sanırım şu kalp hırsızlığı işi yalan olacak, bu kızın gözünü aşk kör etmiş resmen.. Ama olsun, biz de gözlerini açarız belki.."


Defterin içindeki ikinci şey ise babasıydı. Kızın her yazısında, her anısında babası vardı. Aralarındaki bu bağlılığa inanamıyordu Byeol. Yıllar önce çocuğunu istemeyen bu adam şimdi kızının üstüne titriyordu. Bunları düşündükçe yine sol tarafı yanmaya başladı, elindeki defteri kapının önüne fırlatıp yatağına uzandı yavaşça. Tüm gece okuduğu satırları sessizce mırıldana mırıldana uyudu sonra..


"Sevdiği ikinci kadınım bu hayatta.." cümlesi ağzından çıkan son cümle oldu uyumadan önce..


***


F.T Island - The One


Okul bahçesinin kapısından kendinden emin adımlarla giren Ha Neul insanların kendisini hayranlık dolu bakışlarla süzdüğünü görünce gülümseye başladı. Bu kadar ev hapsi yeterdi artık, okula gelmeli, hayatına devam etmeliydi. Birkaç gündür kendisinden haber alamayan tüm arkadaşları bir bir yanına gelmeye başladı sonra, kimi elbisesine kimi ayakkabısına iltifatlar yağdırıyordu. Her ne kadar kalbi kırık olsa da kimseye bunu belli etmek istemiyordu Ha Neul, evet ilk ders Min Hyung'un olabilirdi, ama o bunu hiç takmıyordu kafasına, yani takmamaya çalışıyordu, en azından çabalıyordu..


Kardeşinin aksine en negatif haliyle girdi okulun kapısından Byeol, söyleniyordu yine. Kilometrelerce uzakta yaşasa belki de "Hayat, beni neden yoruyorsun?" şarkısını canı gönülden hissederek söyleyecek haldeydi.


"Yatay geçişliler ölsün zaten!" dedi sinirle. "Hangi insan evladı 12 ders alır bir dönemde, ben bu dersleri eski okulumda almadım sanki.. Muafiyet diye bir şey yok mu kardeşim bu okulda!!!"


Hışımla elini çantasına sokup bir kağıt parçası çıkardı:


"Hımm.. İlk dersim de birinci sınıfların dersi 'İngiliz Kültür Tarihi' imiş.. Resmen bebelerle derse gireceğim! Bölümde almadığım ders kaldı mı merak etmeye başladım!"


Ders nerede onu bile bilmiyordu daha üstüne üstük. Aile sorunları yüzünden okula uğradığı yoktu ki.. Bölüm katına çıkıp dersin nerede olduğunu öğrenmek için panoya baktı. Bu sırada arkasındaki kızın adını söylediğini duydu birden:


"Lanet olsun yaa kim bu Lee Byeol, bizim dönemden bile değil!"


Byeol tam "Ne oluyor ya" diye bağıracakken panoda herkesin baktığı listeye yöneldi. Listenin başında "4. Sınıf Proje Konuları ve Danışmanları" yazıyordu. Byeol hemen buldu kendi ismini:


"Lee Byeol - Proje Konusu: Sanayi Devrimi'nin 19. Yüzyıl İngiliz Romanına Etkileri" Proje Danışmanı: Kang Min Hyung"


Byeol tüm gece yüzlerce kez okuduğu bu ismi görünce olduğu yerde çakılıverdi. Ha Neul'un sırıl sıklam aşık olduğu meşhur Min Hyung proje danışmanıydı, hem de her hocanın en az 5 öğrencisi varken o tekti!


Arkasındaki kahrolmuş kız grubuna dönüp:


"Lee Byeol benim!" dedi ve gülerek bahçeye çıkmak için aşağı kata indi, derse daha 15 dakika vardı.


"Bir projem eksikti" dedi kendi kendine. "Acaba parayla proje yazanlar var mıdır burada da? Geçen sene Yu Ri öyle yapmamış mıydı?"


Evet evet projesini birine yazdırmalıydı, zaten yapacak çok işi vardı bu sene, bir de projeyle uğraşamazdı..


Kantinden kahve alıp bahçedeki masalardan birine oturdu. Yanında oturan çocuk kıza sırtını dönmüş harıl harıl kitap okuyordu, önü de kalın kalın kitaplarla doluydu zaten. Kitaplardan birinin üstünde "Sömürgecilik ve Sonrasında İngiliz Edebiyatında Seçmeli Konular" yazdığını gördü Byeol, bu çocuk hem İngiliz Dili okuyordu hem de basbayağı inekti. En şirin yüz ifadesini takındı ve:


"Özür dilerim.." diyerek çocuğun sırtına dokundu. Derin bir uykudan uyanırcasına sıçrayarak döndü arkasını Min Hyung. Beyaz tişörtünün üzerine açık gökyüzü mavisi bir ceket giymişti, gözünde kalın siyah çerçeveli gözlükleri vardı. Kısaca muhteşem görünüyordu o gün yine. Byeol'ün bir an dili tutuldu, merakla kendisine bakan bir çift gözün karşısında ne diyeceğini bilemedi, bu o çocuktu, geçen gün okulun kapısında gördüğü o popüler çocuk..


"Efendim?" dedi Min Hyung nazikçe.


"Şeyy" diyebildi sadece Byeol, yutkundu sonra.. Min Hyung hala bakıyordu kıza:


"Neyy?" dedi gülümseyerek. Çok güzel gülüyordu ama, bu haksızlıktı..


"Ben bir şey soracaktım.."dedi Byeol gülümsemeye çalışarak. "Aptal aptal sırıtmıyorumdur umarım" diyordu bir yandan içinden.. "Tez ya da proje yazıyor musun? Yani ben de İngiliz Dili okuyorum ve proje yazdırabileceğim birine ihtiyacım var.. Sen de öyle bir tip var diye.."


Cümlesini tamamlamadan pişman oldu, kaldı öylece..


"Nasıl bir tip?" diye sordu Min Hyung, hala gülümsüyordu.


"Yani.. Böyle proje yazmaktan hoşlanan bir tip.." derken utancından kıvranıyordu Byeol. Çocuk rahattı neyse ki..


"Proje yazmaktan hoşlanırım, ama sadece kendi projemi.." dedi ve arkasını döndü tekrar. Kızın kalbiyse deli gibi çarpıyordu, yavaşça döndü o da önüne. Çocuk bu kadar yakışıklı olmasaydı her şey daha kolay olabilirdi oysa ki..


Saatine bakıp kalktı sonra Byeol, ama öğrenmesi gereken bir şey vardı. Karşısında oturan kıza yöneldi ve:


"A8 kaçıncı katta biliyor musunuz?" diye sordu. Tam kız cevap verecekken ayağa kalkıp toparlanmakta olan Min Hyung:


"Ben de A8'e gidiyorum, birlikte gidelim.." dedi. İkili yan yana sınıfa doğru yürümeye başladılar. Byeol elini çantasına atıp yine o buruşuk kağıdı çıkardı ve şaşkın gözlerle:


"Kang Min Hyung!!" diye bağırıverdi kağıda bakarken. Min Hyung korkudan elindeki kitapları düşürecekti nerdeyse. Byeol kendi kendine konuşmaya devam etti etrafındakileri umursamadan:


"Bu gireceğim dersin hocası da şu meşhur Min Hyung'muş.. Tesadüfün bu kadarı yaa.. Acaba nasıl biri çok merak ediyorum!"


Birden Min Hyung'a döndü:


"Nasıl biri bu Kang Min Hyung? Ben yatay geçişle geldim de hocaları tanımıyorum.."


"İyi.. İyi biri.. " dedi Min Hyung, gülümsemekten kendini alamıyordu. Byeol'ün aklı ise dün gece okuduğu satırlardaydı. "Acaba o da Ha Neul'dan hoşlanıyor mu?" sorusu aklını kurcalıyordu sürekli, çünkü Ha Neul günlüğünde yazanlara göre öyle olduğunu düşünüyordu..


"Peki.." dedi, "Kız öğrencilerle çok samimi midir? Yani hiç öğrenci sevgilisi var dedikodusu falan çıktı mı?"


Bunları söylerken utansa da merakını gizleyemiyordu bir türlü..


"Hayır tabiki!!!" diye bağırdı Min Hyung koridorun ortasında. Herkes dönmüş onlara bakıyordu.


"Heyy sakinnn.." diye mırıldandı Byeol, "Sordum sadece.. Tamam.."


Min Hyung kıpkırmızı olmuştu. "Acaba Ha Neul ile ilgili dedikodular mı çıktı?" fikri birden beynini kemirmeye başladı. Byeol ise bu çok yakışıklı çocuğun göründüğünden de tuhaf biri olduğunu düşünmeye başlamıştı yavaş yavaş..


İkili sınıfa girer girmez  Min Hyung kürsüye doğru yürümeye başladı, sınıftan yükselen "Günaydın Hocamm!" seslerini yanlış duyduğunu sandı önce Byeol. Hayır hayır yanlış duymuyordu, Kang Min Hyung bu çocuğun ta kendisiydi!


O an gerçekten ölmek istedi, ya da buharlaşıp o sınıftaki herhangi bir delikten dışarı çıkabilmek.. Neler demişti biraz önce çocuğa, ama böyle hoca olur muydu, böyle genç böyle..


"İlk alttan dersin hayırlı olsun genç.." dedi kendi kendine. "Ha projen var bir de, oo şahane şahane.."


Sessiz sınıfın kapısının açılmasıyla kendine geldi Byeol. İçeri giren Ha Neul'dı. Kürsüde Min Hyung, kapıda Ha Neul, tam karşılarında Byeol.. Birkaç saniye de olsa zaman durmuştu sanki..


"Özür dilerim" diyerek çocuğun yüzüne bakmadan boş sıralardan birine geçti genç kız. Min Hyung adeta elini kolunu koyacak yer bulamıyordu o anda, ne yapacağını bilememişti bir an.. Sınıfa dönüp hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek konuşmaya başladı:


"Araştırma ödevleri yapıldı değil mi?


Ha Neul'a bakmamaya özen gösteriyordu hala, ikiliyi gülen gözlerle izleyen Byeol ise birkaç dakika önceki rezilliğini unutmuş onların bu hallerinden kendine eğlence payı çıkarıyordu.. Ne de olsa küçük sırlarını sadece o biliyordu, hatta Min Hyung'un bilmediklerini bile..


...


Big Bang - Love Song


Ders bitti, Ha Neul arkadaşlarıyla konuşup gülüyordu kapıya doğru yönelirken, hatta kendisini zorluyordu gülmek için. Min Hyung yine ona dönmeden sınıfa seslendi:


"Lee Byeol aranızda mı?"


Byeol düşündü, ortaya çıkmalı mıydı? Maalesef çıkmalıydı, bu dersi alıyordu sonuçta.


"Benim.." dedi olabildiğince sessizce. Ardından Min Hyung eliyle yanına çağırdı kızı. Başı yerde kürsüye doğru yürümeye başladı Byeol. Kızı karşısında gören Min Hyung kaldı öylece, başını yerden kaldıran Byeol çocuğun gülmemek için kendini zor tuttuğunu fark etti.


"Proje danışmanın benim.." dedi Min Hyung kendinden emin bir ses tonuyla. Yarın elindeki materyallerle birlikte saat 2'de beni bul. Proje toplantısından da devam alıyorum ona göre.."


Hiçbir şey söylemeden çıktı sınıftan sonra.


"Taktı bana" diye söyleniyordu Byeol kitaplarını toplarken. "Hem de feci halde.."


Sınıftan çıkan Min Hyung ise kahkahalarla gülüyordu şimdi rahat rahat. Bu dönem eğlenceli geçecekti belli olmuştu..


***


Ayağındaki topuklularla ağır ağır girdi müzik kulübü odasına Ha Neul. Enstümanlarla dolu odada bir erkek iki kız üç kişi vardı ve Ha Neul'ı görür görmez hepsi birden ayağa kalktı:


"Nihayet gelebildin!" diye bağırdı erkek olanı. "Kaç gündür sensiz prova yapıyoruz! Yarışmaya çok az zaman kaldığını biliyorsun!"


"Hastaydım" dedi Ha Neul, "Nasıl gelebilirdim o halde?"


"İyisin şimdi değil mi?" diye sordu kızlardan biri.


"İyiyim" dedi Ha Neul gitarını akort etmeye başlarken. "Bu arada elinize bana ait siyah kaplı bir defter geçti mi? Çok önemli benim için.."


Herkes "hayır" anlamında sallayınca dudaklarını büktü.


"Provaya başlayalım o zaman" dedi. "Zaten çok vakit kaybettik.."


Prova hem kafasını dağıtacaktı hem de kızların gereksiz sorularından kurtulmuş olacaktı böylece. Ayrıca bu yarışmayı kesinlikle kazanmalıydılar, Min Hyung'a onu ne kadar umursamadığını, onsuz da bir şeyler başarabileceğini göstermeliydi.. Bu yarışma kazanılacaktı!


***


Köprüye geldiğinde nefes nefese kalmıştı Jun Suh. Ayn yerde bekliyordu yine Byeol ve yüzünde yine aynı tuhaf ifade vardı. Jun Suh'yu görür görmez kocaman gülümseyerek el salladı:


"Koşsana, sana anlatacaklarım var!"


Hemen koşmaya başladı Jun Suh, bu kız ne derse desin itaat etmeye hazırdı ve bunun sebebini bilmiyordu kendisi de. Ve yine bu kız gülümsediğinde nasıl da bambaşka birine dönüşüyordu böyle..


"Geldim!" dedi soluğunu toplamaya çalışarak.


"Çok heyecanlıyım" dedi Byeol. "Haneul Kafe'de işe girmeye karar verdim, senin kovulduğun pozisyona hem de.." Kıkır kıkır gülüyordu bir yandan da.. Jun Suh bozulsa da çaktırmamaya çalıştı:


"Deli misin? Tae Woo denen adam çalışanlarına para vermiyor sen işe gireceğim diyorsun! Benim yaşadıklarımı bilmiyorsun sanki! O adam yüzünden neler yaptığımı da.."


"Sorun para değil" dedi Byeol. "Ben o ailenin içine girmek istiyorum sadece ve gireceğim de görürsün.."


"Bilemiyorum" dedi Jun Suh burun kıvırarak. "Bu adam hem para vermiyor hem de çok zor eleman alıyor işe. Beni bayağı süründürmüşlerdi almadan önce.."


"Beni süründüremez!" dedi Byeol kendinden emin bir tavırla. "Ben onu süründüreceğim hatta.."


"Benim yerime de süründür" dedi Jun Suh sinirli bir gülümsemeyle. "Çünkü ben vazgeçtim, artık o adamın parasını da istemiyorum. Söyle bayan Ha Neul'a bir çift ayakkabı daha alsın benim paramla!"


"Müstakbel sevgilisi adayın hakkında böyle konuşma" diyerek gülmeye başladı Byeol.  "Neyse.." dedi sonra, "Bu konuyu konuşuruz uzun uzun, ben şimdi gidiyorum. Bir iş görüşmem var da.."


"Şimdi mi?"


"Evet, ama birkaç detayı halledelim önce.."


Çantasından çıkardığı tokayla dağınık saçlarını topladı, sonra da elindeki kalın çerçeveli gözlüğü taktı gözüne.


"Biraz önce beni böyle görsen tanır mıydın?" diye sordu.


Kızı incelemeye başlayan Jun Suh:


"Hayır" dedi, hemen tanıyamazdım, çok dikkat etmek lazım.."


"Tamam" dedi kız gülümseyerek.  "O zaman gidiyorum ben, çıkınca seni ararım, muhtemelen işe alındım demek için.."


Şaşkın gözlerle baktı kıza Jun Suh. Ne yapmaya çalışıyordu böyle, neden bu ailenin içine girmek istiyordu, Tae Woo ile Ha Neul ile ne derdi vardı ve ona bu kafede çalışmayı bile böylesine istetecek sebep neydi? Her şeye rağmen onun bu gözü kara halleri hoşuna gidiyordu, çok değişik bir kızdı bu Byeol..


"Bu arada.." dedi Byeol tam gitmek üzereyken. "İlk görevini açıklıyorum genç! Bir saat sonra falan arayacağım ben seni, sen telefonu yüzüme kapatıp tekrar beni arayacaksın tamam mı?"


"Ne.. Nasıl.." demeye çalışan Jun Suh konuşamadan sustu çünkü Byeol gitmişti bile..


"Tamam.." dedi sonra gülümseyerek. "Tamam patron.."


***


Olabildiğince sakin bir biçimde kafeye adım attı Byeol. Buraya ilk girdiği günkü o iyimser hayallerinden eser yoktu şimdi. Kendisini selamlayan genç garsona:


"İş ilanı için geldim" dedi.


"Bay Tae Woo odasında, onunla görüşeceksiniz, haber vereyim.."


Beş dakika sonra Tae Woo'nun karşısındaydı. Kız içeri girdiğinden beri telefonla konuşuyordu adam. Bu esnada odayı incelemedi fırsatı buldu Byeol, buraya geldiği ilk gün heyecandan hiçbir şeye dikkat edememişti. Masanın üzeri Tae Woo, Ha Neul ve büyük ihtimalle Ha Neul'ın annesinin resimleriyle doluydu.. Bir resimde Ha Neul pasta kesiyor, diğerinde başında mezuniyet kepiyle poz veriyor, bir diğerindeyse anne ve babasıyla deniz kenarında gülücükler saçıyordu. Başını çeviren Byeol duvarda bozuk bir elyazısıyla yazılmış olan şiirleri gördü. Hepsinin çok küçük bir çocuk tarafından yazıldığı öyle belliydi ki..


Jang Geun Suk - Without Words


Babacığım


Seni kimchiden


Balık kekinden


Dondurmadan bile çok seviyorum


Ama annemi de seviyorum


Bu kadar. 


<3


Ha Neul'dan bi tanecik babasına


17 Nisan 1997


Şiirlerin yanında resimler de asılıydı duvarda, kağıtların köşesinde gülümseyen üçgen güneş, güneşe rağmen bacası tüten üçgen çatılı bir ev ve evin önünde el ele tutuşmuş anne baba ve kızları..


Telefonu kapatan Tae Woo soğuk bir ifadeyle kıza döndü:


"Anlat bakalım kızım çok yorgunum bugün soru soracak halim dahi yok.."


Kız konuşmaya başlamadan önce elindeki ufak demeti adama uzattı:


"Önce şu papatyaları suya koyabilir miyim acaba? Solacaklar yoksa.."


"Tabi" dedi adam gülümseyerek. "Papatyalara bayılırım.." Kızın elindeki papatyaları alıp kendi elleriyle suya koydu sonra.


"Biliyorum" dedi Byeol içinden. Günlükteki o cümleleri hatırladı:


"Yarın babamın doğum günü. Hediyesini haftalar öncesinden hazırladım zaten. Yarın sabah erkenden kalkıp taptaze bir demet papatya almam lazım her sene olduğu gibi, ah be baba ne yapacağım senin bu papatya sevginle ben:)"


Adam gerçekten de sevgi dolu gözlerle bakıyordu bardağın içindeki o ufak papatya demetine. Dakika bir gol bir olmuştu kısacası, yorgun patron canlanmıştı..


Konuşmaya başladı sonra Byeol:


"İsmim Lee Byeol. Seoul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı son sınıf öğrencisiyim."


"Öğrensisin demek ki.." dedi Tae Woo gözlüğünü takarken. "Full time bir eleman arıyoruz biz maalesef.."


"Ama.." dedi Byeol en dokunaklı ses tonuyla. "Paraya çok ihtiyacım var, hafta sonları çalışırım, okuldan sonra çalışırım, yoğun günlerde okulu da kırarım, lütfen beni geri çevirmeyin.."


"Hımm" dedi adam gözlüklerinin arkasından kızı incelerken. Sonra kalkıp kahve yapmaya başladı kendine.


"Sen de ister misin?" diye sordu arkası dönük bir biçimde.


"Hayır teşekkür ederim" dedi Byeol çantasından telefonunu çıkarırken. Hızlı arama tuşundan Jun Suh'yu arayıp soktu telefonu koltuğun kenarına. Adam tekrar gelip oturmuştu bile kızın karşısına. Tam konuşacaktı ki kızın telefonu çalmaya başladı. Cep telefonu melodisini duyan adam gülümsemeye başladı yine.


Taegukgi Soundtrack


(Byeol'ün telefon melodisi)


Ha Neul'ın Günlüğü:


"Bugün öyle yorgun geldim ki eve, tek isteğim sıcak bir duş almak sonra da tatlı bir romantik komedi izleyip koltukta mayışmaktı. Ama babam ne yaptı etti yine bana Taegukgi izletmeyi başardı. Bu filmi kaçıncı kez izledim sayısını unuttum artık, zaten uyumuş kalmışım adamın kucağında, uyandığımda bir baktım babam filmi sanki ilk kez izliyormuşcasına ekrana kilitlenmiş yine:) Bir gün onun için sinema kapatıp özel Taegukgi seansı düzenleyeceğim, baba kız sadece ikimiz izleriz, ne hoş olur ama değil mi?"


F.t Island - Until You Return


"Bugün kursa gelemeyeceğim özür dilerim bir iş görüşmesindeyim" dedi Byeol telefon kulağında. "Tamam size de iyi günler.." Byeol telefonu kapatır kapatmaz:


"Taegukgi seversin sanırım?" diye sordu adam gülümseyerek.


"Evet" dedi Byeol. "Hastasıyım hatta bu filmin, defalarca izledim bugüne kadar.."


"Ben de ben de.." dedi adam heyecanla. "Müziği de çok güzel, bu akşam izleyeyim en iyisi, Ha Neul bu kez kesin isyan edecek.."


Byeol bu kez gülmüyordu.


"Ne kursuna gidiyorsun?" diye sordu sonra Tae Woo. "Hani telefonda bahsediyordun.."


"Geomungo kursu efendim, bugün katılamadığım için öğretmenim aradı.."


Geoumungo


"Aa!" diye bağırdı adam, ufak bir çığlık çıkıvermişti ağzından. "Ben de gençken Geomungo çalardım biliyor musun? Lise ve üniversite yıllarım bu enstrümanla geçti hatta.. Çok da severim sesini, belki çalarsın bir gün benim için.."


"Elbette.." dedi Byeol gülümseyerek. Aklından sıra sıra cümleler geçiyordu o anda:


"Bir türlü şu gitarı sevdiremedim babama. Ona kalsa hanbok giyip elimde geomungo, geleneksel müzik yarışmalarına katılmalıyım.. Kendisi gençken çalıyormuş, hatta lisede bir yarışmada birinci olmuş..  Şimdi aynı şeyleri benden de bekliyor ama sevdireceğim ona gitarı. Elektronik olmazsa klasik gitarı en azından. Sevmek bir yana ben gitar çalarken burun kıvırmasın yeter. Gerçi annemle ikisinin geomungo çalarken çektirdikleri resimleri görünce onu anlıyorum, annemi hatırlatan her şey kutsal onun için, aslında benim için de öyle.. Yine de sevsin gitarımı, yarışmada el çırpsın benim için, gurur duysun benimle istiyorum sadece.."


"Hatta ben de çalarım bir gün" dedi adam aynı heyecanlı ses tonuyla. Bu sesle kendine geldi Byeol, zoraki gülümsedi:


"Çok isterim dinlemeyi.." dedi kendini toparlayıp. "Ben de yıllardır elimden düşürmedim geomungo'yu. Geleneksel müzik okuyamasam da en büyük hobim onu çalmak olacak ömür boyu.."


Yalan söylemiyordu aslında. Annesi eskiden beri geomungo çalmasını çok istemişti, o da kadını kırmamış çok küçük yaşlarda eline almıştı bu aleti. Tüm bu geomungo aşkının Tae Woo denen adamın da geomungo çalması olduğu yeni yeni anlıyordu Byeol..


"Ah be anne.." diyordu Byeol içinden. "Nasıl bir kadınsın sen böyle, nasıl benim annem olabildin?"


"Ne diyordum ben?" diye sordu kendine Tae Woo. Sonra gülümseyerek elini uzattı kıza:


"Neyse, aslında part time çalışan almazdım ben ama sevdim seni, yarın gel başla, ders programını da getir bana, ona göre çalışma saatlerini ayarlayalım, derslerin de yoğundur seni çok zorlamayalım hem.."


Adam ne kadar da samimi görünüyordu o anda, Byeol onun iyi biri olduğunu sanacaktı neredeyse.. Kendini çok mutlu hissetti bir anda, işe girdiği için mi, aslında babası olan patronu gülümseyerek kendisine el uzattığı için mi bilmiyordu ama içinde tarif edilemez bir sevinç vardı..


"Çok teşekkürler" dedi minnettar bir ses tonuyla. "Çok çalışacağım söz veriyorum.."


Tae Woo ise git gide daha da neşeleniyordu:


"Bir gün seninle oturup Taegukgi izleriz ha ne dersin ahahaha!"


Byeol de kahkaha atmaya başladı aynı anda. Ne yapacağını bilmez haldeydi, ne kadar soğuk görünmeye çalışsa da baba sevgisine ihtiyacı olan küçük bir kızdı o da işte.. Ötesi yoktu ya bunun da..


"Yarın görüşürüz" dedi adam kızı yolcularken. Başarmıştı Byeol, hile yapmış olsa da hem işe hem Tae Woo'nun kalbine girebilmişti bir nebze. Dışarı çıkar çıkmaz Jun Suh'yu aradı:


"Girdim! Aldı beni işe! Yarın başlıyorum!"


Telefondaki çığlıkla adeta sıçradı Jun Suh.. Byeol'ün kahkahalarını duyabiliyordu telefonun diğer ucundan, yanında olmak istedi birden, o köprüde olsalardı, bağıra çağıra konuşsalardı şimdi.. Ne güzel olurdu..


"Çok sevindim diyemem" dedi sakin sakin. "Hakkını yiyecekler, paranı vermeyecekler ve çok çalışmanı isteyecekler, daha sayayım mı?"


"Hiç anlamıyorsun" dedi Byeol sakinleşmiş bir ses tonuyla. "İsterse maaş vermesin bana, derdim para değil ki.."


"Anlamam tabi" dedi Jun Suh. "Benim bütün dertlerimin kaynağı para çünkü. Sen de beni anlayamazsın.."


"Tamam küçük hırsız, birbirimizi anlamamıza gerek yok zaten.."


"Ben hırsız değilim.." dedi Jun Suh sessizce.


Dudağını ısırdı Byeol:


"Tamam tamam, kalp hırsızı diyelim o zaman, hem bu daha sevimli değil mi?


İkisi de gülümsedi telefonun iki ucunda.


"Kapatıyorum" dedi Byeol. "Yarınki proje toplantım için materyal toplamam lazım ve yakışıklı danışmanım bana feci halde taktı! Bu arada çevrende öğrenciye kiraya verilebilecek bir ev varsa bana haber ver olur mu? Görüşmek üzere.."


Telefonu kapatan Jun Suh'nun yüzünde tuhaf bir ifade kalmıştı:


"Demek yakışıklı.." diye mırıldandı.. Bu "tuhaf kız"ın aynı zamanda "güzel kız" olduğu gerçeğini bir kez daha fark etti. Adı gibi, yıldız gibi gözleri vardı.. Ama o yıldızlar kıvılcıma dönerse neler olacağını da biliyordu Jun Suh ve olacakları deli gibi merak etmekten kendini alamıyordu..


***


Seven - Tattoo


Gergin adımlarla bölüm odasına doğru yürümeye başladı Byeol. Ne diyeceğini, ne yüzle adamın karşısına geçeceğini bilmiyordu. Ona resmen sübyancı demek istemişti, hoş kendisi de küçücük bir şeydi ama hocaydı, danışmandı, her şeydi kısacası.. Mezuniyetinin önünde engeldi işte..


Kapının önüne yaklaştığında Min Hyung'un bir kızla konuştuğunu gördü. Bugün tişörtünün üzerine lacivert bir ceket giymişti, krem rengi  bileğinde biten kumaş bir pantolon vardı altında da. Kızla konuşması bittiğinde Byeol'e döndü ve:


"Merhaba" dedi gülümseyerek.


"Merhaba hocam.." diyebildi Byeol ezile büzüle.


"Beş dakika sonra geçeriz içeri" dedi Min Hyung saatine bakarken. Bir kahve alalım ama önce.."


İkili kahve otomatına doğru yürümeye  başladılar. Byeol'ün konuşmadığını fark eden Min Hyung:


"Üzgünüm" diyerek malum konuyu açtı. "Sana proje yazamam ama bana çekinmeden her konuda danışabilirsin, her konuda dediysem dedikodular ve küçük kızlar konusunda değil, projemizle ilgili her konuda.."


Byeol o an en az "Crush and Blush" filmindeki Mi Sook kadar kırmızıydı, konuşmaya çalışıyor ama konuşamıyordu.


"Özür dilerim" dedi kendini toplamaya çalışarak.


"Yalnız koca okulda danışmanından projeni yazmasını istemen çok ilginç, hatta çok komik bence.."


Başını yerden kaldıran Byeol çocuğun tatlı tatlı gülümseyen o yüzünü görünce dayanamayıp gülmeye başladı, Min Hyung da gülüyordu, hatta gülmekten elindeki kahveleri dökecekti az kalsın!


Yalnız koridorun karşısında ikiliyi izleyen biri vardı ki, onların kahkahaları onun yüreğine işliyordu adeta.. Ha Neul gözleri dolu dolu kalakalmıştı olduğu yerde.. Başını çeviren Min Hyung kızı fark edip dikkatli dikkatli bakmaya çalışırken koşarak uzaklaştı oradan Ha Neul.. Oysa o birkaç saniyede kızın gözyaşlarını görebilmişti Byeol, çünkü babasıyla o ikisi sarılırken o da aynı acı dolu yaşları akıtmıştı, hem de içine akıtmıştı, zehrini bile dökememişti.. Şimdi ağlama sırası ondaydı, Min Hyung'un şaşkın yüzüne bakıp gülümsedi:


"Gidelim mi artık, saat iki oldu.."


"Gidelim" dedi Min Hyung, ama aklı kızda kalmıştı. Ha Neul ise birkaç metre ötelerindeki duvarın arkasında göz yaşlarını siliyordu.


"Umrumda değilsin!" dedi kendi kendine. Kimle ne yapıyorsan yap!"


Sonra birden bölüm odasının kapanan kapısını ve içeri giren ikiliyi gördü arkasını dönünce. Yavaşça aşağı inmeye başladı, oysa kalbinin yarısı o odada kalmıştı, ne kadar inkar ederse etsin hem de..


F.T Island - One Word


-4. Bölüm Sonu-


Not: Güney Kore'deki üniversite eğitimi ve müfredatı hakkında detaylı bilgim olmadığı için hikayemi Türkiye'deki dersler ve işleyişi baz alarak yazdım. Her ne eksiğim ya da kusurum olmuşsa affola :)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder